Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesine bağlı Uzunyayla köyleri, Kafkasya’dan Anadolu’ya uzanan göçün ve sürgünün izlerini günümüze taşıyor. Abaza, Çerkes ve Çeçen topluluklarının yaşadığı yerleşimlerde kullanılan eski köy adları, sülale isimleri ve aile anlatıları, yaklaşık 160 yıllık geçmişe ışık tutuyor. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya koyulan toplumsal hafıza bugünkü Kayseri kültüründe büyük bir yer tutuyor.
Köylerin Eski Adları Geçmişin İzlerini Taşıyor
Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesindeki Uzunyayla bölgesi, Kafkasya’dan Anadolu’ya uzanan göç tarihinin izlerini bugün de taşıyor. Bölgedeki bazı köylerin Türkçe isimlerinin yanında Çerkesçe veya Abazaca adlarının da kullanılması, geçmişle kurulan bağın dikkat çekici örnekleri arasında yer alıyor. Bu adların bir bölümü, köyleri kuran ya da yerleşimin tarihinde etkili olan sülalelerle doğrudan ilişkilendiriliyor.
Didem Çatalkılıç’ın 2021 yılında yayımlanan “Kafkasya'dan Uzunyayla'ya Taşınan Hafıza Mekânları: Köy Toponim ve Sülale Tarihleri” başlıklı çalışması, bölgedeki yer adlarını ve aile geçmişlerini bir arada ele alıyor. Araştırmada 2017-2020 yılları arasında gerçekleştirilen saha görüşmelerinden yararlanılırken sözlü anlatılar, tarihsel kaynaklarla karşılaştırılıyor.
Yağlıpınar’dan Karaboğaz’a Uzanan Sülale Hikâyeleri
Araştırmada ele alınan köyler, farklı ailelerin Uzunyayla’daki yerleşim sürecini gösteriyor.
Yağlıpınar’ın Çerkesçe adı olan Jeriştey, yerleşimin kurucusu olarak anlatılan Jerişte sülalesiyle ilişkilendiriliyor. Akhmed ve Beşgür sülaleleriyle birlikte bölgeye gelen aileler arasında anılan Jerişte sülalesinin ardından Gazi ve Kuday sülaleleri de köye yerleşiyor. Köyün Jerişte, Gazihable ve Kudayhable olarak anılan bölümleri, farklı ailelerin aynı yerleşim içindeki izlerini ortaya koyuyor.
Karakuyu, Sacayağı, Dikilitaş, Karahalka, Örenşehir, Kurbağalık ve Kırkpınar gibi yerleşimler, bu sülalenin tarihsel ilişkilerini anlamak amacıyla birlikte ele alınıyor. Sadece köylerin değil aile bağları üzerinden şekillenen daha geniş bir yerleşim ağının da izleri sürülüyor.
Akören’in Pedisey adıyla anılması da araştırmada dikkat çeken örneklerden biri. Makalede köyün Akviran adıyla da bilindiği belirtilirken Pedis sülalesinin Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına uzanan yolculuğu aktarılıyor. Bu anlatıda Köstence, Çerkezköy ve Bolu’nun Elmalık köyü üzerinden Uzunyayla’ya ulaşan bir güzergâh öne çıkıyor.
Devederesi’nde ise Pedis sülalesiyle bağlantılı Pedisiyeyıj adı kaydediliyor. Araştırmada görüşülen kişilerden birinin aktardığına göre aile önce Akören’e yerleşiyor, ardından yerel ileri gelenlerle yaşanan anlaşmazlığın ardından Devederesi’ne taşınıyor. Tuğuj, Apedzav, Mastırko ve Kuşha gibi ailelerin de yerleşimin geçmişine ilişkin anlatılarda adı geçiyor.
Köy İsimleri Değişirken Ailelerin İzleri Kaldı
Makaleye göre Taşoluk, ilk olarak Batırdegu sülalesi tarafından kuruluyor ve Batırdeguhable adıyla anılıyor. Sülalenin köyden ayrılmasının ardından yerleşimin Çerkesçe adı Hapaşey olarak değişiyor. Hapaşe sülalesinin adının kökeni de aile anlatıları üzerinden açıklanıyor.
Karaboğaz’da kullanılan Aslanhable adı ise Aslan ve Dıgeş sülaleleri arasındaki anlaşmazlıkla ilişkilendiriliyor. Aktarılanlara göre köyün hangi aile adıyla anılacağı konusunda yaşanan tartışma şiddetli bir çatışmaya dönüşüyor ve Dıgeş ailesinin bir bölümü başka köylere ayrılıyor.
Aşağıborandere’de Farklı Bir Göç Hikâyesi
Pınarbaşı’ndaki Kafkas kökenli toplulukların tamamı aynı göç güzergâhını veya aynı aile yapısını paylaşmıyor. Araştırmada ele alınan Aşağıborandere, Çeçen yerleşimlerinin geçmişini anlamak açısından farklı bir örnek oluşturuyor.
Makaleye konu olan biri ailesinin Çeçenistan’daki Yokkha köyünden geldiğini anlatıyor. Araştırmacı, Çeçen topluluğunun yerleşim ve adlandırma tarihinin, Çerkes ve Abaza sülalelerinin toprak sahipliğiyle ilişkilendirilen köy adlarından farklı bir seyir izlediğine dikkat çekiyor.
Köyden Kente Göç, Kültürel Hafızayı da Etkiledi
Uzunyayla’daki kültürel hafızanın geçirdiği değişim yalnızca 19. yüzyıldaki Kafkasya göçüyle sınırlı kalmadı. Abdullah Temizkan ve Didem Çatalkılıç’ın 2020 tarihli tamamlayıcı araştırmasında, özellikle 1950’lerden itibaren hızlanan köyden kente göçün bölgedeki aile yapısı ve kültürel aktarım üzerindeki etkileri ele alınıyor.
Tarımda makineleşmeyle birlikte hız kazanan iç göç, geniş ailelerin aynı köyde bir arada yaşama düzenini değiştirirken geleneksel buluşma ortamlarını da etkiliyor. Düğünler, cenazeler ve toplumsal dayanışma etrafında şekillenen gelenekler, kültürel hafızanın kuşaklar arasında aktarılmasında önemli bir yere sahip oldu.
Bu nedenle Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına uzanan tarihsel göç ile 20. yüzyılın ikinci yarısında köylerden kentlere yönelen iç göçü birbirinden ayrılıyor. İlk süreç, toplulukların tarihsel yurtlarından ayrılarak yeni bir coğrafyada yaşam kurmasıyla ilgiliyken ikinci süreç, bu yeni yerleşimlerde oluşan toplumsal yapının değişimini beraberinde getiriyor.
Araştırmanın merkezindeki “hafıza mekânı” kavramı ise Fransız tarihçi Pierre Nora’nın çalışmalarıyla ilişkilendiriliyor. Bu yaklaşıma göre geçmiş yalnızca arşivlerde ve yazılı belgelerde kalmıyor mekânlarda, isimlerde, anılarda ve gündelik yaşamın içinde de varlığını sürdürebiliyor.





