Hayata nasıl baktığımızın sizce bir önemi var mı? Başdöndürücü bir hızla yaşayıp gitmekte olduğumuz şu dünyada yaşadıklarımıza bir anlam yüklüyor muyuz, yükleyebiliyor muyuz? Yoksa, sadece rüzgârın önündeki yaprak gibi bir oraya bir buraya mı savrulup gidiyoruz? Biz insanlara bir arada yaşama kültürü bahşetmiş olan Cenab-ı Hakk’ın bu nimetine bir şükür olarak hak bildiğimiz, hakikat gördüğümüz hususları önce yaşayıp sonra onları başkalarına anlatma derdiyle mi yaşıyoruz? Kısaca ne için varız ve bu bilinç doğrultusunda ne yapıyoruz?
İnsan,kâinattaki konumunu, kâinata bakışını,kâinat karşısında duruşunu belirleyebilmişse var oluşuna dair problemlerinin birçoğunu hâlletmiş demektir. İnsanın hayatına bir anlam katması, ufuk çizgisini yakalaması demektir. Bu da insanın çalışıp çabalaması, bir ürün ortaya koyması bir amaca yönelik, bir hedefi gerçekleştirmeye matuf çalışmaların merkezinde kendini bulmasıdır.
Edep kelimesinin bir anlamının terbiye olduğunu önceki yazımızda belirtmiştik. Bundan hareketle âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Rabbim beni terbiye etti; ne güzel terbiye etti.” buyurmaktadır. Terbiye kelimesine burada yüklenen anlamın “hayatı yaşama ve algılama biçimi, hayata bakış” olduğunu görmek ve bilmek zor olmasa gerek. Hayata ve kâinata, o kâinatın yaratıcısının gözüyle bakmak; hadiseleri, eşyayı, varlığı doğru anlamlandırmak ve doğru kavramak demektir. Zira bakış açınızda bir yanlışlık, bir terslik söz konusu ise gördüklerinizin doğru ve düzgün olması asla mümkün değildir.
Cenab-ı Mevlâ’nın biz kullarına bir ikramı olan dil ve sözle ortaya konulan ürünlerin toplum sağlığı açısından incelenmeye, bir genel kontrolden geçirilmeye ne kadar da muhtaç olduğunu yine bu ürünlere bakınca görüyoruz. Nasıl ki toplum içerisinde konuşurken öyle ağzımıza geleni söyleyemiyorsak, yine topluma mal olacak bir eseri ortaya koyarken de her şeyi öyle uluorta yazamayız. “Yazınca ne olur?” akla gelebilir. O zaman, toplum içerisinde her nerede olursak olalım, yerimizi ve konumumuzu dikkat etmeden, o an, aklımıza ne gelmişse hemen ve her şeyi söyleyelim, öyle mi? Yok böyle bir şey. Toplum içerisinde yaşıyorsak, dağ başında yalnız ağaç değilsek davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat etmemiz gerekir. Bunun yazılı hâline zaten “eser” adını veriyoruz. Konuşmalarımızı bir diyalog ve sohbet ortamında gerçekleştiriyoruz.
Oysaki eserlerimizi oluştururken sözlerimizi bazı biçimlere, bazı kalıplara döküyoruz ve öyle yazıyoruz. Yazarken de kendi zihin dünyamızdaki ifadeleri süzgeçten geçiriyoruz. Öyle çalakalem, akla geldiği gibi de yazmıyoruz. Düşünüp taşınıp ölçüp biçip öyle yazıyoruz. Eserler bu gibi işlemlerin neticesinde ortaya çıkıyor. Toplum içerisinde konuşmayla toplumun istifadesine sunduğumuz eserler arasındaki fark ve benzerlik budur.
Bir edebiyat adamı, “Bana ne toplumdan ve okuyucudan? Ben istediğim gibi yazarım.” diyemez. Çünkü o yazar da toplumu oluşturan fertlerden bir ferttir. O zaman, toplumun değer yargılarını dikkate almak, okuyucunun değer verdiklerine de değer atfetmek durumundadır. “Ben toplumda var olanı yazıyorum, ben toplumla iç içe isem toplumda var olanları da yazmak benim en tabii hakkım.” diyen çıkabilir. Lâkin bir şeyin yazılıp söylenmesi için onun var oluşu yeter sebep ise kanalizasyonlardaki eracifin varlığını inkâr eden yok. O zaman eracifi hakikat diye yeşil alanlar, gül bahçeleri, çiçek bahçeleri üzerine o lağımları akıtalım da eracifle gül bahçesini aynı anda teneffüs edelim. Bakalım gül bahçesinin insana sunduğu nefis havayı teneffüs edebilecek miyiz? Yoksa binbir eracifin seller hâlinde aktığı lağımları yaşama alanımızdan uzaklaştırmanın yollarını mı arayacağız? Bir düşünün bakalım. Gül tutanın elinde gül kokusu kalır. Başka şey tutandan çevresine onun kokularından yayılır. Çevresindekiler bundan rahatsızlık duymuyorlarsa, burunları lağım kokularına aşinalık peyda etmiştir demekten kendimi alamıyorum. Çünkü normal şartlarda her insan, “Temizdir, temiz olanı sever.”
Edebiyat yerine “yazın”ı tercih edenler, -ki bu sadece bir kelimenin öz Türkçesini tercih etmek değildir- yazdıklarının edebiyatla, edeple alakasını, ilgisini – belki de – kuramadıkları için yazın ürünü vermeyi yeğliyor olabilirler. Yazın yapıtlarının birçoğunda rahatsız edici anlatımların ve ifadelerin olması, yazarın kendini aşırı bir özgürlük fırtınasına tutulmuş olması, bakış açısındaki bulanıklık, yazarın değer yargılarıyla toplumun değer yargıları arasındaki uyuşmazlık gibi hususlardan kaynaklanmaktadır. Bir şeye nasıl bakarsanız o şeyden öyle istifade edersiniz. Yazar ve şairlerin hayata bakışı, onların arkada bırakacakları en büyük mirasları olan eserlerinin özelliğini ve güzelliklerini ortaya koymaktadır. Hâsılıkelâm, su testisi su, pekmez testisinden de pekmez sızar.