Türkiye son yıllarda yalnızca bir fenomen çifti değil, aynı zamanda bir değerler krizini de izledi. Dilan Polat ve Engin Polat etrafında oluşan kültür, sosyal medyanın en tartışmalı yüzlerinden biri haline geldi.

Bir dönem ekranlardan ve telefonlardan eksik olmayan bu isimler, lüks araçları, bitmek bilmeyen gösterileri, milyonluk harcamaları ve sürekli sergilenen zenginlikleriyle gündemdeydi. Kahvelere atılan altın tozları, abartılı kutlamalar, desteler halinde paralar ve her gün biraz daha büyüyen bir şatafat gösterisi...

Ancak toplumun dikkatini çeken sadece bu gösteriler olmadı. Aynı zamanda ortaya çıkan soruşturmalar, kara para aklama iddiaları, yasa dışı para trafiği tartışmaları ve çeşitli suç örgütleriyle ilişkilendirilen haberler de kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Bu konuların hukuki değerlendirmesini mahkemeler yapar; ancak böylesine ciddi iddiaların dahi bir fenomenlik hikâyesinin parçası haline gelmesi başlı başına düşündürücüdür.

Asıl sorun ise milyonlarca insanın önüne konulan rol model anlayışıdır. Çünkü burada başarı; bilgiyle, üretimle veya emekle değil, gösterişle ölçülmektedir. İnsanlara verilen mesaj sanki şudur: "Nasıl kazandığın değil, ne kadar gösterdiğin önemlidir."

Bu anlayış toplumsal açıdan son derece tehlikelidir. Çünkü gençler ekranda gördükleri hayatları örnek alırlar. Bir tarafta yıllarca eğitim alarak çalışan doktorlar, mühendisler, bilim insanları vardır; diğer tarafta ise lüks tüketimi hayat felsefesine dönüştüren fenomenler. Sosyal medya çoğu zaman ikinci grubu daha görünür kılmaktadır.

Daha da vahimi, mahremiyetin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Evler, yatak odaları, aile içi ilişkiler, çocuklar ve özel hayatın en kişisel alanları bile izlenme uğruna sergilenmiştir. İnsanların yaşamayı değil, yaşadıklarını pazarlamayı öğrendiği bir döneme tanıklık ediyoruz.

Bugün mesele yalnızca Dilan Polat veya Engin Polat değildir. Mesele, toplumun gözünün önünde büyütülen ve zenginliği karakter yerine koyan bir kültürdür. Kara para iddiaları, soruşturmalar, suç ağlarıyla ilgili tartışmalar ve bitmek bilmeyen magazin gündemi bu kültürün karanlık tarafını gözler önüne sermiştir.

Bir toplum, en çok kimi alkışlıyorsa ona benzemeye başlar. Eğer şatafat emeğin önüne geçerse, gösteriş karakterden daha değerli hale gelirse ve popülerlik dürüstlüğün yerini alırsa, toplumsal çürüme kaçınılmaz olur.

Bugün tartışılması gereken sadece bir çiftin hikâyesi değil; onları üreten, büyüten ve alkışlayan düzenin kendisidir.