konuşmaya, kendi taraflarına, kamplarına çekilmeye başladılar. Zaman içerisinde cepheler yeniden oluştu.
Türkiye’nin tarihini, bugününü ve geleceğini kendisine dert edinen bütün ideolojik kamplar değişerek ve evrilerek yeniden inşa edildi. Siyasi hayatımızın bugün geldiği yerde, bütün değişim, dönüşüm ve evrilmeleri makul bir mantık içerisinde izah etmekte zorlandığımız bir noktaya geldik.
Mesela Marksist düşünceyle, sosyal demokrasiyle ulusçuluk (milliyetçilik) düşüncesi belli bir ilişki içerisine girdi. Eskiden de vardı diyelim, bugün daha kalın çizgilerle altı çizilerek vurgulanan bir hale geldi. Mhp çevresi ve bu çevreye dahil olmasa da ideolojik olarak aynı düşünceleri temsil eden milliyetçi kutupla benzer söylemlerde buluşmayı başardı. Geçmişte birbiriyle tam karşı karşıya bulunan, hatta birbirine kurşun sıkan iki cephe ulus/millet ortak paydasında buluşmayı başardı. Bu buluşmada kötü bir taraf görünmüyor. Ama karşıtlığın asıl sebebi olan ulus/millet kavramının bu gün birleşmenin ortak paydası olması şaşırtıcı. Demek ki aynı kavram ayrışmanın olduğu kadar birleşmenin de sebebi olabiliyor.
Türkiye’de günümüzün legal ve illegal siyasetine baktığımızda gözüken manzara şu; millet-milliyetçilik/ulus-ulusçuluk etrafında birçok gelişme yaşanıyor. Ülke sınırları içerisindeki tüm sorunlar ve çözümler bu kavramlara bağlı, ötesinde dış politikamızla ilgili tüm gelişmeler de aynı kavram çerçevesinde gelişiyor.
Her ne kadar muhalefet daha çok sahip çıkıp, iktidarı tam da bu bakımdan eleştirse de iktidar da milliyetçi ve muhafazakar söylemler kullanıyor. Hangisi doğru söylüyor. Hangisi milletini daha çok seviyor, hangisinin iddiaları millet menfaatlerine uygun? Burada herşey birbirine karışıyor. Dolayısıyla söylemlerin etrafında oluşan tarafgirlik ve cepheleşme anlamsız ve karmaşık hale geliyor.
Son günlerde aynı çerçeveye bağlı olarak yakın tarihimizle de yüzleşmek için bazı girişimler ortaya çıkıyor. Bunlar yüzleşmek ve gerçekleri açığa çıkarmak için mi yapılıyor, yoksa karşı tarafa belden aşağı vurmak için yakın geçmişten fırsatlar mı aranıyor o da belli değil. Bunlardan biri de Necip Fazıl’a yönelik eleştiriler. Burada ne büyük bir haksızlık olduğunu söylemek bile gereksiz. Ama benim kanaatimce Necip Fazıl’ın hazır gündeme gelmişken yeniden okunmasında, düşüncelerinin yeniden ele alınmasında büyük fayda var. Çünkü, Avrupa Birliği’nin kapısında yıllardır bekleyen ve Büyük Ortadoğu Projesinin maşası olmakla karşı karşıya olan bir Türkiye’nin, bağımsız politikalarla Büyük Doğu ütopyasına bir adım yaklaşması işten bile değil bugün geldiğimiz yerde. İşte bu kritik durumdan dolayı Necip Fazıl ne diyordu diye bir dönüp bakmalıyız. Sevenleri hatırlamak ve vefa adına, sevmeyenleri de madem ulus/millet diyoruz, bu adam ne diyordu diye dönüp bir bakmalı.
Sevmeyenler ve karşı çıkanlar Necip Fazıl’a eden bakmalı. Çünkü bu milleti sevdiğine dair geçmişinde pek bir belirti bulunmayan, Apo’ya gül veren, PKK kıtalarını denetleyen Doğu Perinçek milliyetçilikten dem vuruyor. Dem vurmakla kalmıyor, Aydınlık Gazetesi’ndeki köşesinden milliyetçilik dersleri veriyor. Mesela yarınki yazısının başlığı şöyle; “devrimci olmazsa milliyetçiliğin başına neler gelir? Kürşat’ı Pekos Bill’in at uşağı yapan natotürkçülük vatansever mi, yoksa patriot mu? Fethullahçı milliyetçilik olur mu?” Başlık merak uyandırıcı. Ben yarın bu yazıyı okuyacağım. Fakat peşin peşin şunu söyleyelim. Maocu milliyetçilik oluyorsa, Fethullahçı milliyetçilik haydi haydi olur. Öte yandan Kürşat, Pekos Bill’in at uşağı olmasın elbette. Ama dikkat edelim Vang Yu’nun şamar oğlanı da olmasın.