Ne hikmetse geçtiğimiz uzun yıllar boyunca ulaşılması gereken “muasır medeniyet”in ölçüsü olarak gösterilen batı ve onun ürettiği en son ve en modern nokta olan Avrupa Birliği konusunda bu hedefi bize dayatanlar saf değiştirdi. Geçmişte Türkiye’nin bir numaralı tehlikesi olan irtica savunucusu, gerici, tutucu ve Türkiye’nin batılılaşmasının önündeki tek engel olan muhafazakar/İslamcı düşünce iktidara gelir gelmez Avrupa Birliği’nin bir numaralı savunucusu oldu. Perhiz ve lahana turşusu arasında bir ikilem yaşıyoruz.
Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde kanunlarımız arasından çıkarılan idam cezası Başbakan’ın son günlerde yaptığı konuşmalarda sıkça dile getirmesinden dolayı yeniden gündemimize oturdu. İdam cezası yeniden mi gelecek? Terör, tecavüz ve canavarca insan öldürme gibi, toplum vicdanını rahatsız eden konularda, idam gelmeli mi? Yoksa modern dünyanın ve özellikle Avrupa Birliği’nin gündeminden çıkan bu ceza bizi geri mi götürür. Medeniyetsiz vahşi bir ülkeye mi dönüşürüz. Son günlerde bunlar tartışılıyor.
Tabi bu tartışmalar, cezaevlerindeki ölüm oruçları ve Abdullah Öcalan çerçevesinde yürütüldüğü için, toplumun sağlıklı bir tepki vermesini beklemek, kamuoyunun sağduyusunu kaybetmeden taraf olmasını düşünmek zorlaşıyor.
Öte yandan, şehrimizde bir bayram günü hunharca katledilen çocuklar, uzun süre davasıyla gündemimizde yer eden Münevver Karabulut cinayeti ve benzer olaylar da zihnimizde yeniden canlanıyor. Toplumun, vahşi suçlara maruz kalan bireylerin vicdanını rahatlatacak bir adalet beklentisi üzerine hassasiyetle düşünülmesi ve adalet sisteminin yazboz tahtasına çevrilmeden kalıcı çözümler üretilmesi gerekiyor. İdam cezası gibi önemli konuların, gündelik siyasetin gündemine yönelik malzeme yapılmaması, zaten yeterince bizi yoran zıtlaşmalara bir yenisinin eklenmemesi gerekiyor. Bu yüzden bütün siyasetçilerden daha hassas ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesini bekliyoruz.
Etrafımızda Neler Oluyor?
Biz içimizdeki irinle, kanla uğraşırken dünyada başka şeyler oluyor. Yine biz kendi derdimizle uğraşırken tali meselelerde, politikacıların boşu boşuna didiştiklerine de tanık oluyoruz.
Yanıbaşımızdaki Suriye’den her an üzerimize ateş sıçrayabilecek günler yaşıyoruz. Bu konuda gelinen nokta hakkında toplumun net bilgisi olduğunu düşünmüyorum. Halen Esat’a karşı olmak, ya da Esat’ı haklı bulmak gibi garabet bir ikilem üzerinden siyasi tartışmalar üretiliyor. Oysa Suriye meselesi çoktan bu boyutu aşmış durumda.
Öte yandan Avrupa’da ekonomik problemlerden kaynaklanan önemli bir halk hareketi yaşanıyor. Avrupa Birliği’nin bekası için uygulanan kemer sıkma politikaları bir çok ülkede ciddi biçimde proteto ediliyor. Yunanistan’da başlayan rahatsızlık ardından İspanya’ya sıçradı. Bu iki ülkeyi takiben İtalya’da genel grev ilan edildi. Almanya, İngiltere, Hollanda, Belçika gibi, Avrupa Birliği üyesi bir çok ülkede çeşitli eylemlerin haberleri geliyor. Avrupa’da yaşayan halklar sokaklara dökülmüş durumda.
Dün, Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu “Avrupa Eylem ve Dayanışma Günü ilan etti. Bütün kıtada kitlesel mitingler gerçekleştirilmeye başlanıyor. İtalya’da göstericilerle polis arasında ciddi bir gerginlik yaşanıyor. Tüm bunlara bakarak bir AVRUPA BAHARI mı? Yaşanacak sorusunu akla getiriyor. Rusya’daki rejim değişikliğinin ardından tek kutupluluğa sürüklenen dünyaya, Amerika karşısında bir süper güç alternatifi oluşturma gayretiyle, belki de Roma İmparatorluğu’nu yeniden diriltme hülyasıyla kurulan Avrupa Birliği şiddetli bir şekilde çatırdıyor.
Mısır, Libya, Suriye ve Arap coğrafyasındaki BAHAR esintisini Amerika’nın “yumuşak güç” politikasına bağlamayı seçmiştik. Fakat şayet bir Avrupa Baharı söz konusu olacaksa –ki eğer çok kısa sürede Avrupa’lı işçilerin problemleri çözüme kavuşmazsa böyle bir terimden bahsedebileceğiz- bu gelişmeleride mi Amerikan etkisine bağlayacağız. Böyle bir komplo teorisi Arap diktörlere artık yeter diyen halka yapılan haksızlık kadar büyük olacaktır. Çünkü Avrupa’da yaşayan insanlar vaktiyle Engizisyon Mahkemeleri’nde yakılmayı göze alarak bugünkü Avrupa’yı kurdular. Bunu yıkmak için Amerikan entrikalarına ihtiyaçları olmadığı gibi, bu tür komplo teorilerini de kendilerine zül kabul ederler sanıyorum.
Biz günübirlik değişen/değiştirilen gündemimizle boğuşurken Avrupa’da da, nefes alıp bakma fırsatını bulduğumuzda, ileriki zamanda bizi etkileyeceğini düşündüğüm gelişmeler yaşanıyor.