Sabahın ilk saatleri… Derin uykunun ardından güne kuş cıvıltılarıyla ile uyanmış, kahvaltımı peynir, zeytin ve bir de olmazsa olmaz tereyağında pişmiş sıcacık yumurta… Ufff bir güzel keyifle, afiyetle yedim. Nedendir bilinmez bir zaman sonra yine bir can sıkıntısı ve uflamalar… Hayattan sıkıldığım dakikalar ve kendimi balkonda buluşum… Sonrasında etrafı seyre koyuluşum… Caddelerin ilerisinde köşe başında bir çöp tenekesi gözüme ilişiverdi. O da neydi? Simsiyah, eli yüzü görünmez halde, perişan vaziyette orta yaşta bir adam çöpleri elleriyle karıştırıyor, bir şeyler bulmanın sevinciyle yüzünde beliren tebessümle çöp arabasına atıyor, bense onun bu haline hayretle bakıyor ve biraz da burkularak seyir halinde onu izliyordum. Biraz daha dikkatlice bakınca o gencin 16 yaşlarında bir çocuk olduğunu gördüm. Düşündüm kendimi ve hayıflanışımı… Bir an o gençten utandım. Kendi kendime; “hayıflanmak senin ne haddine, şu genç yaşta asıl hayıflanması gereken karşında dururken… Onca nimete rağmen hayata serzenişin niye? Bak da ibret al. Büyük olan sen misin yoksa nefsini yerlere vurmuş şu genç mi?”

Sen ve senin gibilerin ne haddine hayattan şikayetçi olmak. Şu ufacık yaşına rağmen nefsinin yitikliğinde kaybetmiş genç varken yakışır mıydı hayattan yoruldum demek? Utanmalısın… Her şeye rağmen konforundasın ve can sıkıntısından, tembelliğin verdiği sesle hayıflanıyorsun.

İnsan elindekilerle yetindiği müddetçe mutluluğu yakalar ama bu demek değildir ki mücadelesiz olmaz… Mücadeleyi de elden bırakmamak gerekir…

Saygı ve sevgilerimle…