Dostluk ne bereketliydi, komşuluk ilişkileri, arkadaşlık, aile bağları, büyüğe saygı, küçüğe sevgi, sadakatli aşıklar, ne bereketliydi…Çevremi gözlemliyorum, uzun zamandır sırf bu işi yaptığımı söyleyebilirim, belki de çoğu kimseye göre aylaklıktır bu iş. Son günlerdeki gözlemlerime bakarak, bizlerin maddeci bir topluma dönüştüğü kanısına vardım. Para, şan- şöhret, unvan, mertebe her ne ise maneviyattan öte ona sarılır olduk. Gizliden gizliye Tanrımızı “para” ile eş değer tutarken dilimiz de söz de “inanç” nidalarıyla doldu. Geçen gazeteden çıktım, evime gitmek için tramvay yoluna doğru yürüdüm, her zamanki yollardan geçtim, güzergâh üzerindeki çay evinin önünde bir an duraksadım, oturan gençlerin muhabbetine kulak verdim, içlerinden biri “Para, her şey değil de gardaşım, amma çok şey, elde edeyim, o kızı kim takar oğlum” dedi. Kulağıma çarpan bu söze aforizma mı diyeyim? Yoksa gelecek yüzyılın atasözü mü? (!) Bende ise, bu söz, bir an soğuk su etkisi yaptı. O gence kinlenmeyi mi seçmeliyim? O bahsedilen kıza mı üzülmeliyim? Birçok duygu içinde yalpalandım. Ve sonra derin bir nefes alıp düşündüm.”

“Ne ara bu kadar çok şeyi anlamlandıran varlığa dönüşmüştü kâğıt veya metal parçası…”

Evlerde “komşuya da kokmuştur” diye götürdüğümüz yemekler nerede? Parkta saatlerce oynadığımız ama beş kuruş para vermediğimiz anılar… Peki ya, aile dostları, bir fincan kahve ile kırk yıl hatırlara gebe kalan sohbetler. Birbirine yıllarca aşık kalan, sevgililer…
Hepsi para ile mi sağlanıyordu?

Bazen, geçmişte zamanın aşındırma gücüne yenik düşmüş, anıları, yaşantıları, insanları ve bakış açılarını, gelenekleri ve görenekleri özlüyorum... Manevi yatırımların maddi yatırımları solda sıfırladığı günler çook mu geri de kaldı diye düşünmeden edemiyorum…