aylardaki gelişmeler, son günlerdeki gelişmeler. Herbiri hayati önem taşıyan bir yaranın açılışıydı ülkenin/halkın veya devletin gövdesinde. Ama bu yaraların hiçbiri tedavi edilmedi. Acısı dindirilmedi. Aynı gövdede, başka biryerde, birinin sızısını bastıracak yaralar açarak diğerinin üzeri örtülmeye, acısı unutturulmaya çalışıldı. Böyle bir tedavi stratejisiyle nereye kadar gidebileceğimizi asla kestiremiyorum.
Belki en büyük problemimiz bu. Gündem olmaya değer problemlerin her gün değişmesi, her gün yeni kavgalar, fikir ayrılıkları için yeni sebepler üretilmesine yol açıyor. Gerçekten birer problemseler çözülmeden kalıyorlar. Yerine yenisi geliyor. Çözümleri ya erteliyor ya da çözmeyi unutuyoruz.
Gelecek fikrimizi, gelecekle ilgili senaryolarımızı mantıklı bir zemin üzerine oturtabilmemiz bugün yaşadığımız gerçekleri oldukları gibi algılayabilmekle ilgili bana göre. Ama belki en zoru da bu. Gerçekleri oldukları gibi algılayabilmek. Gerçeklik olgusunun tanımı üzerinde ciddi anlaşmazlıklar yaşıyoruz çünkü. Bana kalırsa bu durum kendi algılarımızı gerçekliğin üzerinde tutuşumuzdan kaynaklanıyor. Herkesin gözü önünde olup biten, gerçekleşen olayları taban tabana zıt biçimde algılıyoruz sürekli. Bu tutumumuz yalnızca şimdiki zamana bakışımızla ilgili kalsa iyi. Tarihe de, geleceğe de aynı mantık tutulmasıyla bakıyoruz. Aslına bakarsanız duygularımızla düşüncelerimizi karıştırıyoruz. Bu karışıklığı düşünce olarak adlandırarak, aptal durumuna düşmeyi kendi adıma kabul edemiyorum.
Aptallık diyorum. Çünkü gözlerimle gördüğüm, gazetelerde hergün okuduğum, televizyon tartışmalarında, haberlerde izlediğim çok şey bilerek veya bilmeyerek manipülasyona yönelik. Her toplumda, kalabalıkların idaresi için belli bir düzeyde manüpülasyon kaçınılmaz olabilir. Fakat ülkemizdeki siyasetin tamamen, sıfırlaştırıp, koyunlaştırarak yönetmeye endekslenmesi midemi bulandırıyor. Hafızamız balık hafızası gibi. Herkes kısa zamanda yalnızca değişim olarak adlandırılamayacak dönüşümlerle çıkıyor sahneye. Bir bakıyoruz dünün şeriatçıları liberal olmuş, dün sosyalist olan bugün faşist (national: ulusal, nasyonal sosyalizm ve faşizm arasındaki ilişkiyi tartışmıyorum bile) olmuş. Kimse diğerini değiştiğine inandıramıyor.
Biz yönetilenler ise, kişisel tarihimizle bugün arasında kurduğumuz bağda duygusal davranıyoruz. Geçmişte şu ya da bu şekilde angaje olduğumuz düşüncelerin peşinden sadakatle yürüdüğümüzü sanıyoruz. Fakat bağlı olduğumuz düşüncenin mimarları veya kanaat önderlerinin düşünsel tutarsızlıklarını, değişim veya dönüşümlerindeki mantığın inandırıcılığını, gelişen yeni durumlar karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı hiç düşünmüyoruz. Takip ettiğimiz lider, oy verdiğimiz parti, okuduğumuz gazete neyi savunuyorsa onu savunmakla kendimizi yükümlü sayıyoruz. Bir değişim/dönüşüm varsa aklın süzgecinden geçirip içselleştirdiğimizi iddia ederken düştüğümüz durumu göremiyoruz...
Düşünmekten, tepki duymaktan, tavır almaktan kaçınamadığım bu durumlar, hiç bulaşmak istemediğim kadar üzüyor ve ilgilendiriyor beni. Nasıl ilgilendirmesin, şöyle yada böyle bu ülkede yaşıyorum. Kendi geleceğim adına umut besleyemesem bile, çocukluğuma, gençliğime asla dönemesem bile bir çocuğum var artık. Bu ülkenin çocukları için kaygılanıyorum. Onların gençliğinin, geleceğinin daha güzel olmasını umut etmek istiyorum.
Farkında olduğum ya da olmadığım haklarım çiğneniyormuş. Yaşam standardım uçurumun dibindeymiş (kenarında olmak da önemliymiş, kendini böyle hissedenler bir nebze şanslı olduğunu unutmamalı). Siyasetten adalete, darbeden ekonomiye herşey birbirine girmiş. Hiç umrumda değil. Yalnızca, toplum mühendislerinin, hendese hesaplarında değersiz bir rakam olmayı kendime yediremiyorum. Çünkü mesele benim değersiz bir rakam oluşumla kalmıyor. Çocuklarımıza sakat bir gelecek tasarlanıyor diye korkuyorum. Aptal olmadığım için herhalde...