Ömrü uzatma ya da ölümsüzlük arayışı da ölüm kadar eski olsa gerek… “Ab-ı hayat”ı ararken biterdi ömürleri masal kahramanlarının. Ölen Mustafa Koç olunca zenginlikte akla geliyor hemen. İnsanoğlunun ölümsüzlük iksiri arayışı ile değersiz maddeleri altına çevirme, yani zenginlik arayışı birleşir zamanla ve simya ilmi ortaya çıkar. Tıbbın kimya ile ilişkisini görünce, simya önce kimyaya, sonra tıbba dönüşerek her iki idealini de gerçekleştirmiş gibi. Sektör ömrümüzü uzattığı vehmini bize çoktan kabul ettirmiş ve mensupları için hepimizin kurtulmak istediğimiz hastalıklarımızı altına çevirir hale gelmiştir. Nazife Şişman’ın “Yeni İnsan” da dikkat çektiği, “parçası değiştirilebilen insanın”, giderek parçalar bir araya getirilerek, insan tarafından yaratılan insan fikrine bizi aşina kıldığı hususuna ise hiç girmeyeyim.
Ölümleri karşılarken, bırakın İslami, milli falan gibi daha özellikli, dolayısıyla özen isteyen tutumları, insani olmaktan bile uzaklaşıyoruz giderek. Ne ölüm karşısında nasıl davranacağımızı, ne de öleni gıyabında nasıl anacağımızı biliyoruz.
Mustafa Koç’la aynı gün Kamer Genç’te vefat etti. Sosyal, görsel ve yazılı medyada şahit olduklarımız akıl almaz. Kamer Bey merhuma “sağ” cenahtan yapılan karalama ve hakaretlere karşı, belli ki bir seveni; galiz ifadelerle, eleştirenlere hakaretle başlıyor ve “milletvekili maşını almayıp tahsil gören çocuklara dağıttığını” açıklıyor. Kendisi açıklamamış, vaki ise gizli tutmuş. Ne güzel bir davranış. Hele riya çağını idrak ettiğimiz şu günlerde. Açıklayarak kimin haddi, bu takdire değer durumu lekelemek. Merhum bir politikacıydı, bizim gibi uzaktan bilenleri de siyasi faaliyetleri ilgilendirir. Hasletini söylerken kullanılan çirkin dil de ayrı bir vahamet.
İkinci tuhaf açıklama Merhum Koç’a dair Cumhurbaşkanı’nın açıklaması idi. Vefatından bir gün önce kardeşiyle birlikte program dışı kabul ettiği Koç’la görüşmüşler. Bize ne de, hadi mevzuya giriş sayalım. Merhumun alkol alıp almadığına dair, hususi bir görüşmedeki hususi bir konu niye açıklanır? Günahları ve sevaplarıyla “öbür tarafa” gitmiş birine dair bir zaaf ve/veya yukarıda söylediğim türden bir hususi haslet niye dile getirilir. Sizce böylemi davranmalıyız ölülerin ardından.
Her iki merhumda ya melekleştirmelerimizin ya da şeytanlaştırmalarımızın konusu da olsalar artık yoklar. Onların sınavı bitti, ölülerimizin ardından yapıp - ettiklerimiz, eyleyip – söylediklerimizle, yarın öbür dünyada, bugün burada sorumlu olacak biziz.
Ölüm kaçınılmaz, herkesin karşılaşacağı tek hakikati hayatımızın. Hem biz hem sevdiklerimiz tadacak. Öyleyse öncelikle günlük hayatımızın dışına atarak, anmamaya çalışarak kurtulamayacağımızı bilmeliyiz, ölümü, hayatımızı “düzgün” yaşamanın bir hatırlatıcısı olarak, yeniden günümüze ve ânımıza dâhil etmeliyiz. İkinci olarak ölülerimizin ardından nasıl davranmamız gerektiğini sorgulamalı, ona göre hareket etmeliyiz. Üçüncüsü ölenler yakınlarımız olmasa da bir aileleri olduğunu unutmamalıyız. Dördüncüsü kamuya mal olmuş kişileri taraftarlıkla, insanüstü değil – sevsek de, nefret de etsek – eserlerine, yapıp ettiklerine dair paylaşımlarla anmalıyız diye düşünüyorum. Tabi ki varsa eleştirilerimiz, nezaket çerçevesinde yapabiliriz. Ama eleştirilerimizin ya tarihe mâlolacak tespitler ya da yakınlarını üzecek şeyler olmasının bizim elimizde olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Bir gün öleceğimizi, bizim yakınlarımızın öleceğini de.
Tüm söylediklerimi hülasa edecek olursak, tıp sağlıklı yaşamamıza yardımcı olabilir ama ölüm “takdir-i ilâhi”dir. Plevne’de Rus topları ateşe başlayınca herkes yere yatar. Gazi Osman Paşa elinde dürbünü, ayakta etrafı gözlemektedir. Kendisine hayretle “Müşir hazretleri !” diye seslenen Adil Paşaya, Gazi Osman Paşanın cevabı hakikati haykırıyor:
“Bizi vuracak mermilerde adımız yazılıdır”