15 yılımın geçtiği şehre bir misafir gibi gitmiş, girişi dar, yukarı kısmı cumba gibi çıkıntılı evlerin olduğu, camdan cama çamaşır iplerinin gerildiği, biber kızartması kokulu sokaklarında bir turist gibi dolaşmıştım. Ve (müdavimleri iyi bilir) Beyoğlu'nun o dar sokaklarından Karaköy'e inerken Şah Kulu'ndaki bu tatlı mekana rastlamıştım. Eski kitaplar, gözlükler, yarısı kullanılmış defterler, günlükler, fotoğraf makineleri ve kolay kolay başka bir yerde bulamayacağımız kasetleri satıyordu. Buram buram eskimişlik kokusu vardı. Bundan, umarım "modern zamanın retro seveni" gibi bir anlam çıkmaz. Ben sadece eskiyen eşyalardaki insan hislerini, o yaşanmışlığın izlerini seviyorum. Mesela üzerine yıllarca bilmem kaç kişinin oturduğu ve bu yüzden artık gıcırdayan bir koltuğu, sayfaları sararmış yahut köşesine kahve damlamış bir kitabı, kıvırcık kablosu aşınan ev telefonunu, çekmenin dibinden üzerine numara yazılmak için çıkarılan telefon faturasını, dudak kısmı hafif kırılmış ve buna rağmen kullanılan kahve fincanını, ortasından kocaman bir çizginin geçmesine rağmen atılmaya kıyılmayan servis tabağını, annemin gezmeye giderken giyilemeyecek hale gelmesine rağmen temizlik bezi yapıp yine de atmaya kıyamadığı elbiseyi, halının arasına hangi telaşla düşürdüğümüzü hatırlamadığımız o tel tokayı... Yani komik geliyor olabilir ama şu an karmaşık ilişkilerle yıprattığımız, eskitip kullanılamaz hale getirdiğimiz, 'insan'dan başka ne varki...
Her neyse...Masumiyetimizi kendi tercihlerimizle yitirdiğimiz, derinlere dalmaktansa güvenilir kıyılara yüzüp uzaktan ve üstten bakmayı daha çok sevdiğimiz, birçok şeyi yaşamadan/hissetmeden hazır aldığımız, sonra da sıkılıp fırlattığımız bir yaşantıya bu kadar alışmış ve tüm bu sayılanları normal görüyorken ve en acısı kalplerimiz o yoksul köylerdeki lamba yanmaz evlere dönmüşken benim anlaşılmam hem de bahsettiğim konunun anlaşılması o kadar zor ki...