Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir düzende yaşıyoruz. Bu artık yalnızca bir ekonomik veri değil; milyonlarca insanın gündelik hayatında karşılığı olan sert bir gerçekliktir. Sabahın erken saatlerinde yollara düşen, günün büyük kısmını emeğini satarak geçiren ve ayın sonunda hâlâ temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanların hikâyesidir bu...
Bugün “çalışmak” çoğu insan için refaha ulaşmanın değil, hayatta kalmanın minimum koşuluna dönüşmüş durumda. Üstelik bu hayatta kalma mücadelesi, giderek daha ağır şartlar altında veriliyor. Artan kiralar, yükselen gıda fiyatları, ulaşım ve faturalar derken, asgari ücret çoktan cebimize girmeden eriyip gidiyor. İstatistikler konuşuyor, ama asıl konuşması gereken şey insanların boş tenceresi, ertelenen hayalleri ve bir türlü gelmeyen “rahat nefes alma” hissi.
Kapital sistemin savunucuları, emeğin karşılığını “piyasa koşulları” ile açıklar. Oysa bu piyasa, güçlü olanın daha güçlü, zayıf olanın daha kırılgan hale geldiği bir düzen üretmekten başka ne yapıyor? Patronlar büyürken, şirketler kâr rekorları kırarken, bu büyümenin yükünü taşıyan emekçinin payına düşen neden sadece daha fazla çalışma ve daha fazla yoksulluk oluyor?
Asgari ücretli artık yalnızca düşük ücret alan kişi değildir; aynı zamanda sistemin görünmeyen yükünü sırtlayan kişidir. Fazla mesaiye kalır, çoğu zaman karşılığını alamaz. Resmi tatil, bayram, arefe… Bunlar onun için dinlenme değil, çoğu zaman daha fazla çalışma anlamına gelir. Çünkü sistem onun dinlenmesini değil, sürekli üretmesini ister. İnsan olmaktan önce “iş gücü” olarak görülür.
Bayramlar ise bu çelişkinin en görünür olduğu zamanlardır. Bir yanda alışveriş merkezlerinin ışıkları, diğer yanda cebinde bayram harçlığı veremeyecek kadar sıkışmış milyonlar… Bir yanda tatil planları, diğer yanda “bu ayı nasıl çıkarırım” hesabı… Bayram, paylaşmanın ve dayanışmanın simgesi olması gerekirken, birçok kişi için yalnızca eksikliklerin daha fazla hissedildiği bir döneme dönüşüyor.
Bugün asgari ücretli, kendi hayatından feragat ederek başkalarının refahını büyüten bir düzenin içinde sıkışmış durumda. Kendi zamanını, sağlığını, sosyal hayatını ve hatta umutlarını veriyor; karşılığında ise çoğu zaman yalnızca “idare etmesi” bekleniyor. Bu durum, sadece ekonomik değil aynı zamanda insani bir sorundur.
Ve belki de en acı olanı şu: Bu düzen, zamanla normalleşiyor. İnsanlar daha azına razı olmaya alıştırılıyor. Oysa mesele şükretmek değil; hakkını alabilmektir.
Bu yüzden bugün “asgari ücretlinin bayramı kutlu olsun” demek, sadece bir temenni değil; aynı zamanda derin bir ironidir. Çünkü ortada kutlanacak bir bayramdan çok, görülmesi gereken bir gerçeklik vardır. Emekçinin insanca yaşayabildiği, çalışmanın yoksulluk anlamına gelmediği bir düzen kurulmadan, hiçbir bayram gerçekten bayram olmayacaktır.
Belki de asıl soru şudur: Bu düzeni değiştirmek mümkün mü, yoksa biz sadece ona alışmakla mı yetineceğiz?