Dolayısıyla böyle heyecan verici bir konunun sinemada çeşitli hikâyeler vesilesiyle tekrarlanmasını normâl karşılamak gerek. Özellikle gelişen dijitâl teknolojinin sağladığı imkânlarla gerçeklik yaratma iddiasının, sinemada tekrardan vücut bulduğu günümüzde, The Revenant bu tarz bir gerçeklik iddiası güden bir survivor filmi. Bu yönüyle de adının Türkçe çevirisi ile ilgili tartışmalar bir yana, sahici bir diriliş öyküsünü konu edindiği muhakkak.
Kuzey Amerika’daki sömürgeci kürk avcılarına rehberlik eden Hugh Glass (Leonardo Di Caprio), öncülük ettiği kafileden uzaklaştığı sırada bir ayının saldırısına uğrayarak ağır şekilde yaralanır. Kafiledekilerin üstünkörü yaptıkları tıbbi müdahâleye rağmen yaşaması mucize gibi görünmektedir. Dolayısıyla kafiledekiler kendilerine yol gösterecek rehberlerinden olmakla kalmayıp bir de bu rehberi taşımak zahmetiyle yüz yüze gelirler. Bir yandan Kızılderililerin saldırısına karşı da kaçmakta olan grup içinden bazıları, Glass’ın nasıl olsa öleceği, hiç olmazsa acı çekmemesi gerektiği kanaatini dillendirmeye başlar. Sonunda Glass’ın Kızılderili bir anneden olma oğlu Hawk’ı (Forrest Goodluck) ve genç Bridger’ı (Will Poulter), Jhon Fitzgeald (Tom Hardy) ile birlikte Glass’ın yanında bırakarak yoluna devam etme kararı alırlar. Yanındakilerin görevi Glass’ın başında beklemek, şayet ölürse defnetmektir. Tecrübeli Fitzgeald önce Glass’ın oğlunu öldürüp Bridger’ı da kandırarak Glass’ı ölüme terk edip gitmeye ikna eder. Yoğun kış şartlarında, yatalak bir vaziyette dağ başında tek başına kalan Glass sergilediği fevkalbeşer bir çabayla geri dönmeyi (dirilmeyi) başarır.
The Revenant işte böylesine efsanevi bir diriliş öyküsünü, Kuzey Amerika’nın zorlu doğa ve yoğun kış şartları eşliğinde, yaralı bir adamın, öldürülen oğlunun intikamını alma çabasını konu ediniyor.
The Revenant’ı benzer survivor filmlerden farklı kılan en önemli özelliği sergilediği eksterm bir gerçeklik kaygısı ve bu kaygıyla baştan sona müthiş bir gerçeklikle dolu olması. Sanki İnarritu’nun The Revenant’taki iddiasını, olanca hacmi ve zorluğu ile bugünün sinemasına özgü bir gerçeklik yaratmak, üstelik de bu gerçekliği çok zor şartlarda sağlamak olarak ifâde edebiliriz: Kürk avcısı Beyaz Adamla Kızılderililer arasında geçen çatışma sahnelerinin, mücadelenin, vahşetin gerçekliği, ardından Glass’ın acımasız doğada yalnız bırakılması sırasında grup içinde geçen münakaşanın gerçekliği, ayı saldırısının gerçekliği, tabii Glass’ın hayatta kalma mücadelesinin gerçekliği ve Kuzey Amerika’ya özgü doğal güzelliklerin olanca gerçekliği…
Ben The Revenant’ı analiz ederken özellikle bir bölüm üzerinde durmak istiyorum.
Bu bölümde grubun klavuzu Glass bir ayının saldırısına uğrar ve yaralanır. Feci ızdıraplar çeken ve nasıl olsa öleceği düşünülen Glass’ın hem çektiği fiziksel acıyı dindirmek hem de grubun, peşlerindeki Kızılderililere karşı rahat ilerlemesini sağlamak için Glass’ı vurmayı önerenler olur. Glass zaten nasıl olsa ölmeyecek midir? Bari acı çekmesindir. Üstelik sedyedeki Glass bu zorlu coğrafyada ve kış şartlarında gruba ayakbağı olmaktadır. Bu noktada Glass’a karşı saygı duyduğuna tanıklık ettiğimiz grubun lideri olan Yüzbaşı Anderson (Paul Anderson), Glass’ın refakatine oğlu Hawk’ı, ona oğlu kadar yakınlık duyduğu anlaşılan Bridger’ı ve Glass’la sürekli çekiştiği bilinen Fitzgeald’ı (alacağı ekstra ücret karşılığında) bırakarak kafilenin ilerlemesini sağlar.
Sedyede acılar içinde, konuşamaz durumda olan Glass’ın başında üç kişi bekleşirken, Fietzgeald, Glass’ı hasta yatağında boğarak öldürmeye teşebbüs ettiği sırada oğul Hawk’a suçüstü yakalanır. Bunu Glass’ın istediğini, niyetinin ötenazi yapmak olduğunu izah etmeye çalıştıysa da dinlemeyen oğul bir de ormanın ortasında bağırmaya başlayınca, sesini Kızılderililerin işitmesinden çekinen Fitzgeald, Hawk’ı, Glass’ın şahit olacağı şekilde öldürür. Ardından da Bridger’ı Kızılderilileri gördüğüne ve Glass’ın her hâlükârda öleceğine ikna ederek zorla oradan uzaklaştırır.
The Revenant ile ilgili sözünü ettiğim, özellikle bu sahnede kendini gösteren bir gerçeklik. Bu öyle bir sahne ki tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi haklı ile haksız birbirine karışıyor. Hem herkes aynı anda günahkâr oluyor hem -günahlarının makûl bir gerekçesi olmakla- herkes aynı anda masum… Bu sahneye kadar günahkâr herkesin kendince haklı nedenleri vardır aslında: Kızılderililer kürk avcısı istilacılara saldırmakla haklıdırlar. Kürk avcıları kaçmakta haklıdırlar. Boz ayı Glass’a saldırmakla haklıdır; ortalıkta dolanan yavruları tehlikededir çünkü. Kafile, arkalarında onları takip eden Kızılderililer varken, yaşaması pek mümkün gözükmeyen sedyedeki birini taşımak istememekte haklıdır. Oğul Hawk babasını bırakmak istememekte haklı, Fitzgeald Glass’ı öldürmek istemekte haklı, Glass ölmek istememekte haklı… Ve Fitzgeald’ın da o vahşi doğada, Hawk’ı öldürmek, Bridger’ı kandırmak için kendince haklı nedenleri yok değildir.
Ucundan kıyısından bu vahşete bulaşmış, günahkâr görünen herkes masumdur aslında: Ayı, Glass, Fitz, Kızılderililer… Hatta beyaz adam bile duruma derinlemesine bakıldığında masumdur. O hâlde kabahat tanrının olsa gerekir. Kabahat tanrının ise intikamı da tanrının alması gerekmez mi?