İçinde yaşadığımız günlerde, hepimizin gözü önünde bir darbe girişimi yaşandı. Kendi siyasi kodlarımıza o kadar bağlıydık ki, şahit olduğumuz olayı olduğu gibi değil de görmek istediğimiz gibi gördük. Gördük demek doğru mu bunu sorgulamak lazım. Çünkü gördüğümüz şey sabit olsa da biz aynı şeyi göremedik.

Kimileri yaşanan olayın darbe girişimi olmadığını, darbenin muhatabı olanların bunu tasarladığını iddia etti. Çünkü öyle görmek, öyle olduğunu düşünmek kendi bulundukları yerin bir icabıydı sanki. Tiyatro dediler, komplo dediler. İnanmadılar. Demek ki, bir şeye inanmak için onu görmek, bizzat şahit olmak yeterli değilmiş.

İnsan gözüyle gördüğüne inanmıyorsa, olay sırasında ve sonrasında ortaya çıkan delilleri göz önünde bulundurarak karar vermiyorsa neye inanacak? Eğer bir olay karşıt görüşün işine yarıyorsa bunun karşısında yer almak nasıl açıklanabilir? Bunun adı tarafgirlik veya muhalefetle açıklanamaz.

Deve kuşu gibi kafamızı kuma gömerek gerçeklerden kaçmayı deneyebiliriz. Ama bu bir çözüm değildir. Ya da bir gerçekliği inkâr ederek kendimize yeni bir gerçeklik kurmayı deneyebiliriz. Bu da çözüm değil. Akıl ve vicdan birlikte hareket etmeli. Adalet ise, hoşumuza gitmese bile doğru yargıda bulunmayı gerektiren bir şey. Kendi düşüncelerimizde, kendi mizanımızda ve vicdanımızda adaleti sağlayamıyorsak, doğru düşünmekten aciz kalırız.

Yanlışı doğruyu gönlümüzün arzularıyla belirleyemeyiz. Duygularımızla adaleti tesis edemeyiz. Bunu kesin kabul etmemiz gerekiyor.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye için bir dönüm noktasıydı. 40 yıl köstebek gibi yeraltında yaşayan çirkin bir yüzün ortaya çıktığı gündü. Kırk yıl boyunca sinsice yürütülen bir ihanet projesinin, yıllarca melek maskesiyle aramızda dolaşan şeytani bir alçaklığın gün yüzüne çıktığı gündü.

Yalancı, sinsi, sahtekâr, din sömürücüsü, iyi niyet suiistimalcisi, neye inandığı, neye hizmet ettiği belli olmayan bir obsedör (ruh hastası) bir adamın alçak planları 15 Temmuz gecesi meyvelerini verecekti. 15 Temmuz darbesi gerçekleşseydi, bu adam beklenen mehdi olarak ilan edilecekti belki de. Belki Mesih dünyaya teşrif etti diye sunulacaktı. Çünkü adının başında yazan M. Harfinin ne anlama geldiği hep kendi aralarında gizli tutulmuştu, bu az Muhterem adamın.

Fetullahcılığın ne menem bir itikat bozukluğu olduğu ortaya çıktığı halde etkileri devam ediyor. Bağlıları, yıllarca talim ettikleri münafıklığı sürdürmeye devam ediyor. Artık, Kemalist sosyal medya hesaplarından alçaklıklarını kusuyorlar. Kimileri tarikatların içine mikrop gibi sızdı. Kimileri şedid birer demokrasi havarisi rolü oynuyor. Hayret edilecek şekilde, bu kirli örgütün içinde vaktiyle yer alıp da nedamet getiren birine rastlamak neredeyse imkânsız. Halen içten içe bozuk itikatlarını yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorlar.

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 10 yıl geçti. Göz açıp kapayana kadar on yıl. İşin kötü yanı şu. Bir zamanlar milliyetçi muhafazakâr kesimlerin arasında bir kene gibi yaşayan münafıklar bu gün laik, Kemalist, seküler kesimlerin üzerine sıçradılar ve orada bit gibi yaşıyorlar. Her halükarda kan emici bir asalak olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Atatürkçülük onlar için ne kadar da güvenli bir liman oldu şimdilik.

Hâlbuki 15 Temmuz darbe girişiminden ve bu parazit örgütün yaptıklarından öğrenmemiz gereken çok şey var. Halen öğrenme imkânımız da var. Merhametten maraz nasıl doğarmış mesela…

Nedamet getirdiklerini duymadığımız, hatalarını itiraf ettiklerini görmediğimiz Tenya Parazitleri aramızda yaşamaya devam ediyor. Yavaş yavaş devlet kademelerinde, toplum içinde kaybettikleri mevzileri yeniden kazanıyorlar. Yeniden güçlü konumlara gözlerini dikiyor ve kısmen yerleşiyorlar. Ama fark edilmediklerini, bilmediğimizi, görmediğimizi sanıyorlar. Bakalım bu millet aynı hatalara yeniden düşecek mi? Bakalım bu devlet bağırsaklarında halen yaşayan bu tenyalara eskisi gibi göz yumacak, görmezden gelecek mi? Bekleyip göreceğiz. Ama 15 Temmuz gecesini unutmayacağız.