Bir ülkenin en büyük zenginliği petrolü, doğal gazı ya da yer altındaki madenleri değildir.
İyi yetişmiş insanıdır.
Özellikle de gençleridir.
Bugün Türkiye’de gençlerle konuştuğunuzda karşınıza giderek daha fazla aynı sorular çıkıyor:
“Okulu bitirince iş bulabilecek miyim?”
“Aldığım maaşla kendi hayatımı kurabilecek miyim?”
“Bir ev sahibi olabilir miyim?”
“Evlenip aile kurabilir miyim?”
Ve belki de en düşündürücü olanı:
“Başka bir ülkeye gitsem hayatım daha mı iyi olur?”
İşte üzerinde durmamız gereken asıl mesele budur.
TÜİK’in 2025 verilerine göre 15-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 23,3’ü ne eğitimde ne de istihdamda. Genç işsizlik oranı ise yüzde 15,3 seviyesinde.
Bu rakamlara yalnızca istatistik olarak bakamayız.
Çünkü her rakamın arkasında bir insan var.
Bir üniversite mezunu var.
Bir meslek öğrenmeye çalışan genç var.
Bir iş başvurusundan diğerine koşan genç var.
Belki yıllarca ailesinin imkânlarını zorlayarak eğitimini tamamlamış ama hâlâ kendi ayakları üzerinde duramayan biri var.
Türkiye genç bir nüfusa sahip olmayı yıllarca önemli bir avantaj olarak gördü.
Doğrudur.
Ama genç nüfusa sahip olmak tek başına avantaj değildir.
O gence eğitim verebiliyorsanız avantajdır.
İş sağlayabiliyorsanız avantajdır.
Üretebileceği ortamı oluşturabiliyorsanız avantajdır.
Ve en önemlisi, ona geleceğe dair umut verebiliyorsanız avantajdır.
Aksi halde yetiştirdiğiniz insanı başka ülkelerin ekonomilerine kazandırırsınız.
TÜİK’in yükseköğretim beyin göçü verilerine göre 2024 yılında yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranı yüzde 2 seviyesinde gerçekleşti. Bazı gruplarda bu oran çok daha yüksek. Örneğin vakıf üniversitelerinden tam burslu mezun olanlarda oran yüzde 8,3’e kadar çıkıyor.
Burada kendimize bir soru sormamız gerekiyor:
Biz bu gençleri neden yetiştiriyoruz?
Türkiye’nin okullarında okutuyoruz.
Üniversitelerinde eğitim veriyoruz.
Aileler yıllarca çocuklarının eğitimi için fedakârlık yapıyor.
Devlet kaynak harcıyor.
Sonra mühendisimiz Almanya’ya, doktorumuz İngiltere’ye, yazılımcımız Amerika’ya gitmek için fırsat kolluyorsa burada üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele vardır.
Elbette insanların dünyanın farklı ülkelerinde çalışması yanlış değildir.
Türk gençleri dünyanın her yerinde başarılı olsun.
Gitsinler.
Tecrübe kazansınlar.
Dünyayı görsünler.
Ama mesele gitmeleri değil.
Mesele geri dönmek istememeleri.
Daha da önemlisi, hiç gitmemiş bir gencin geleceğini daha baştan başka bir ülkede aramaya başlamasıdır.
Bunu değiştirmek zorundayız.
Bunun yolu da gençlere nasihat vermekten geçmiyor.
Bir gence sürekli “çok çalış” diyebilirsiniz.
Peki, çalıştığında karşılığını alacağına inanıyor mu?
“Okumalısın” diyebilirsiniz.
Peki, mezun olduğunda yaptığı eğitimle uyumlu bir işe ulaşabileceğine inanıyor mu?
“Ülkene sahip çık” diyebilirsiniz.
Peki, o genç kendisini bu ülkenin geleceğinin bir parçası olarak görebiliyor mu?
Asıl sorular bunlardır.
Türkiye’nin gençlerine yalnızca iş değil, umut vermesi gerekiyor.
Liyakat duygusunu güçlendirmemiz gerekiyor.
Çalışanın karşılığını alabildiği bir düzen kurmamız gerekiyor.
Mesleki eğitimi güçlendirmemiz gerekiyor.
Üniversiteleri yalnızca diploma veren kurumlar olmaktan çıkarıp üretim, teknoloji ve sanayiyle daha güçlü şekilde buluşturmamız gerekiyor.
Genç girişimcinin önündeki finansman engellerini azaltmamız gerekiyor.
Çünkü önümüzde başka bir dünya kuruluyor.
Yapay zekâ konuşuluyor.
Savunma teknolojileri konuşuluyor.
Uzay teknolojileri konuşuluyor.
Yeni enerji kaynakları konuşuluyor.
Dünyanın büyük devletleri artık yalnızca petrolün veya toprağın peşinde değil.
Yetenekli insanın peşinde.
Türkiye bu yarışta kendi yetiştirdiği gençleri kaybetme lüksüne sahip değildir.
Bizim mühendisimize Almanya ihtiyaç duyuyorsa önce Türkiye ihtiyaç duymalıdır.
Bizim doktorumuza İngiltere değer veriyorsa önce Türkiye değer vermelidir.
Bizim yazılımcımız Amerika’da şirket kurabiliyorsa Türkiye’de de kurabilmelidir.
Bizim gençlerimiz dünyanın en büyük şirketlerinde başarılı olabiliyorsa kendi ülkesinde de aynı başarıya ulaşabileceğine inanmalıdır.
Çünkü bir ülkenin geleceği yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ve fabrikalarla ölçülmez.
O fabrikalarda üretim yapacak mühendisiniz yoksa
O teknolojiyi geliştirecek bilim insanınız yoksa
O şirketleri kuracak girişimciniz yoksa
Betonunuz olur ama geleceğiniz olmaz.
Türkiye’nin önündeki en büyük mücadelelerden biri bu nedenle gençlerini bu ülkenin geleceğine inandırmaktır.
Gençlerimizden umudumuzu kesemeyiz.
Ama gençlerimizin de Türkiye’den umudunu kesmesine izin veremeyiz.
Çünkü sermayeyi kaybederseniz yeniden kazanabilirsiniz.
Fabrikayı kaybederseniz yeniden kurabilirsiniz.
Yolu, köprüyü yeniden yapabilirsiniz.
Ama iyi yetişmiş bir nesli kaybederseniz yerine yenisini koymanız onlarca yıl sürer.
Bir ülke gençlerini kaybederse yalnızca bugünün insanını değil, yarının Türkiye’sini kaybeder.