Bazı hikâyeler vardır, insan okuyup geçemez. Öyle büyük laflar etmezler. Kahramanları da öyle meşhur insanlar değildir. Bazen bir kafede oturan iki genç kızdır hikâyenin kahramanı… Bazen yufka açan kadınlar… Bazen de direksiyon başındaki bir otobüs şoförü.

Ama hikâyenin sonunda insanın aklında tek bir cümle kalır: İyilik bulaşıcıdır.
Hem de öyle bir bulaşır ki, ne maske takabilirsiniz ne de mesafe koyabilirsiniz.
Geçtiğimiz günlerde Kayseri’de yaşanan bir olay bunun en güzel örneklerinden biri.

İki genç kız düşünün…
Kafede oturmuşlar, sohbet ediyorlar. Önlerinde de afiyetle yedikleri bir tatlı var.
Derken yanlarına küçük bir kız çocuğu geliyor.
Hayatın yükünü küçücük omuzlarında taşıyan, belki gün boyu sokaklarda dolaşan, belki karnı aç, belki de sadece o anda gördüğü tatlıyı çok isteyen küçük bir kız…
Kız, genç kızlara bakıyor ve mahcup bir şekilde:
“Bana da verir misiniz?” diyor.
İşte bazen insanın karakteri, tam da böyle küçük anlarda ortaya çıkıyor.
Genç kızlardan biri kıyamıyor.
Kaşığıyla tatlıdan alıyor ve küçük kıza uzatıyor.
Küçük kız yiyor.

Sonra…
Hiç beklenmedik bir şey oluyor.
Küçük kız, o kocaman yanaklarıyla genç kızları öpüyor.
Öyle hesaplı, kitaplı bir teşekkür değil.
Öyle “Teşekkür ederim” deyip gitmek de değil.
Çocukça, tertemiz, içinden geldiği gibi…
Bir öpücük. Belki küçücük bir çocuğun verebileceği en büyük teşekkür.

Ve o anda masadaki tatlının değeri değişiyor.
Çünkü artık ortada sadece bir tatlı yok.
Bir insanın başka bir insana uzattığı iyilik var.
Bir çocuğun buna karşılık verdiği sevgi var.
Ve o anı görenlerin içine yerleşen tarifsiz bir duygu var.

Mekân çalışanları da bu sahneye şahit oluyor.
Onlar da etkileniyor.
“Bu çocuğa bir tatlı hazırlayalım” diyorlar.
Hazırlıyorlar.
Paketletiyorlar.
Getiriyorlar.
Ama küçük kız gitmiş.
İşte şimdi hikâyenin başka bir tarafı başlıyor.
“Nasıl olsa çocuk yok” deyip geçmiyorlar.
Tatlıyı başka bir müşteriye veriyorlar ve ondan küçük kıza ulaştırmasını istiyorlar.
Çünkü artık mesele tatlı değil.
Mesele göz hakkı.

Mesele, küçücük bir çocuğun canının çektiğini görüp “Bana ne?” dememek.
Mesele, bir insanın yaptığı iyiliğin başka bir insana ilham olması.
Ve sonunda küçük kızı bulup tatlıyı ona ulaştırıyorlar.

Şimdi düşünün…
Bir kaşık tatlıyla başlayan şey, kaç kişinin kalbine dokundu?
Bir genç kızın verdiği tatlı…
Küçük kızın verdiği öpücük…
Çalışanların hazırladığı tatlı…
Onu ulaştırmak için çaba gösteren insanlar…
Bütün bunların adı aslında aynı:
Merhamet.

İnsan bazen “İyilik yapmak için ne yapabilirim?” diye düşünüyor.
Aslında cevap çok basit.
Etrafına bak.
Hepsi bu.
Çünkü iyilik çoğu zaman karşımızda duruyor.
Sadece bizim onu fark etmemizi bekliyor.
Bir çocuğun gözlerinde…
Bir yaşlının taşıdığı poşette…
Bir işçinin yorgun yüzünde…
Bir komşunun kapısında…
Ya da Kayseri’de otobüsün geçtiği bir yolun kenarında açılan yufka sacında…
Evet, yanlış duymadınız.
Yine Kayseri.

Bu şehirde yufkanın bile iletişim dili var!
Bir otobüs şoförü, dışarıda yufka yapan kadınların yanından geçerken korna çalıyor.
Ama bu korna “çekilin, geçiyorum” kornası değil.
Bu başka bir korna.
Adeta Kayseri usulü sipariş hattı!
Şoför geçerken korna çalıyor.
Kadınlar anlıyor.
“Yufka istiyor.”
Sonra adam dönüşte otobüsü durduruyor, iniyor ve kadınların kendisi için hazırladığı yufkaları alıp yeniden otobüse biniyor.
Şimdi bunu sadece “Şoför yufka aldı” diye anlatırsak hikâyenin yarısını kaçırırız.
Çünkü burada da başka bir şey var.
Dayanışma.

Kadınların emeği var.
Şoförün o emeğe verdiği değer var.
Birbirini tanıyan insanların, birbirinin ihtiyacını bilmesi var.
Ve belki de en güzeli, hayatın telaşının içinde hâlâ böyle küçük alışkanlıkların yaşatılması var.
Bir tarafta otobüsün direksiyonu…
Bir tarafta yufka sacı…
Arada ise koskoca bir gönül köprüsü.

Bana kalırsa bu iki olayın da bize anlattığı çok önemli bir şey var.
Biz iyiliği bazen çok büyütüyoruz.
“Ne yapabilirim ki?” diyoruz.
“Ben tek başıma neyi değiştirebilirim?”
Oysa bazen bir kaşık tatlı yeter.
Bazen bir korna sesi.
Bazen bir tebessüm.
Bazen de küçücük bir çocuğun kocaman yanaklarından kondurduğu bir öpücük…
İyilik illa büyük olmak zorunda değil.

Hatta belki de iyiliğin en güzel hali, kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük olandır.
Bir çocuğa tatlından vermek…
Bir emekçinin yaptığı yufkadan almak…
Birinin emeğine değer vermek…
Birinin ihtiyacını görüp sessizce yardım etmek…
Bunların hiçbiri dünyayı bir anda değiştirmez.
Ama bir insanın dünyasını değiştirebilir.

Bazen de bir insanın dünyası değişince, o iyilik bir başkasına geçer.

Tıpkı o kafedeki gibi.
Bir genç kız küçük kıza tatlı verdi.
Küçük kız sevgisini verdi.
Çalışanlar bunu gördü, onlar da iyilik yapmak istedi.
Sonra başka insanlar devreye girdi.
Bir iyilik, başka bir iyiliği doğurdu.

İşte iyilik bulaşıcıdır derken tam olarak bunu kastediyorum.
Kötülük gibi iyilik de yayılır.
Ama iyiliğin güzel bir farkı var:
Yaydıkça azalmaz.
Tam tersine çoğalır.
Bir lokma bölünür, iki kişinin mutluluğu olur.
Bir yufka paylaşılır, sofranın bereketi artar.
Bir çocuğun yüzü güler, onu gören başka birinin kalbi ısınır.
Belki bugün bize düşen de budur.

Dünyayı kurtarmaya çalışmadan önce, yanımızdaki insanı görmeye çalışmak.
Birinin göz hakkını fark etmek.
Birinin emeğini görmek.
Birinin ihtiyacına duyarsız kalmamak.
Çünkü mesele gerçekten tatlı değil.
Mesele yufka da değil.
Mesele, hâlâ birbirimizi görebiliyor olmak.
Ve belki de bütün mesele şu küçücük cümlede saklı:
“Benim elimde var, senin de canın çektiyse paylaşalım.”

Ne güzel…
Ne kadar sade…
Ne kadar insanca.
Kayseri’den iki küçük hikâye…
Biri bir kaşık tatlıyla başladı.
Diğeri bir korna sesiyle.
Ama ikisi de aynı yere çıktı:
İnsana…

Ve insanın insana iyi geldiği yerde, hayat hâlâ güzeldir.