“Fakât Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” işte böylesi bir rûh hâlini, yani bir hikâyenin insanda sebep olduğu psikolojik etkiyi değil de belki durup dururken ortaya çıkan bir halet-i rûhiyenin, insanın etrafında hikâye kurmasını konu alıyor. Tabii bir de bu rûh hâlinin sıradan bir insana değil de bir yazara ait olduğunu düşünün…
Konvansiyonel bir kurgudan genelde beklenenin dışında, yani hikâyeden hareketle psikolojiye değil de psikolojiden hareketle hikâyeye yaklaştığınız zaman, aslında kahramanın da mutlaka yazar olması gerekirdi. Düşünüyorum da başka türlüsü zor olurdu çünkü. Dolayısıyla Ârif karakterinin yazar olması hâricinde, o rûh hâline de girmesi için henüz “başaramamış (tutunamamış) bir yazar” olması gerekirdi; Ârif de zaten henüz hiçbir kitabı basılmaya lâyık görülmemiş bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik Ârif aşkta da başarılı değildir. Bu arada kabûl görmeyen bir kitabın yanında bitirmesi gereken diğer bir kitaba da yoğunlaşması gerekiyordur. Daha filmin başında (hikâyenin değil, anlatılan halet-i rûhiyenin başında), yazmaya çalıştığı bu romanla ilgili kimi boşlukları doldurmakta zorlandığını anlıyoruz. Ardından karşısına Müzeyyen gerçekliği çıktığında ise, uğraştığı kitaptakine benzer boşlukların, Müzeyyen’le aralarındaki aşk ilişkisinde de görmeye başlıyoruz. İşin garip tarafı aralarındaki ilişkide, birbirleri ile ilgili bilmedikleri yönler olmasını, hayattan nasibini almış bir kadın olan Müzeyyen özellikle ister ve bu durum bir yazar olarak içine kapanık Ârif’in de zaten işine gelir. Fakât öyle bir an gelir ki daha evvelki illişkilerinde kendinden bir şeyler beklenen ama bekleneni veremeyen Ârif, çok tuhaf bir şekilde, Müzeyyen’den bir şeyler beklerken bulur kendini. Tam bu esnada da Müzeyyen, kendi bilinmezlerle dolu hayatını alarak Ârif’i sebepsiz yere terk edip gider.

Artık bundan sonra Ârif için Müzeyyen âşık olduğu kadın mıdır? Yoksa onunla yaşadıkları yazmakta olduğu kitabın bir türlü dolduramadığı boşlukları mıdır? Yaşarken oluşmasına göz yumduğu Müzeyyen’le ilgili boşluklar ile kitabındaki boşluklar örtüşüyor mudur? Yoksa Müzeyyen’le ilgili merak edilen yönler ayrı, kitabının yazamadığı kısımları ayrı mıdır? Bütün bu sorular ve sorunlar Ârif’i içine alan psikolojiyi seyirci nezdinde görünür kılar. Müzeyyen yaşanıp sona eren bir gerçek olmaktan ziyâde, bir hayâle, sanki Ârif’in yazdığı kitabın konusuna dönüşür yavaş yavaş. Sanki hayâl ile hayat birbirine karışıyordur bir yazarın zihninde. Söz konusu bir yazar olunca zaten olması gereken de bu değil midir?
Oyuncularının performansı bir yana hikâyenin geçtiği fon da kayda değer. Filmin gerek görsel yönü gerek seçilmiş atmosferi, Yönetmeni Çiğdem Vitrinel’in bundan önceki filmi Geriye Kalan’ı hatırlatır nitelikte. Buna bakarak Vitrinel’in -bir sonraki filmi ile ilgili de ipucu verebilir şekilde-, genç bir yönetmen olarak kendi tarzını geliştirdiği söylenebilir. Yaz mevsimi İstanbul’unun ara sokakları, gece ve gündüz hayatı, salaş otel yaşantısı… İstanbul aynıyla bâki ise de birçok yönetmenin tercihinin aksine dışardan bakılan bir İstanbul değil bu; içinde yaşanılan bir İstanbul... Fark edilmeden, belki kıymeti bilinmeden, şikâyet edilircesine yaşanılan bir İstanbul. Belki de filmi Ege kırsalında bitirmek böylesi bir yaklaşımın tezahürüdür; kim bilir?