Nasıl ama… kırk yıldır Filistinlilerin de diğer Müslümanların da anlayışında değişen bir şey olmamış. Ne hazin, ne acı…
İİT, dönem başkanlığı sırası Türkiye’de olduğu için, Türk Cumhurbaşkanının çağrısıyla Türkiye’de toplandı. Ardından bir bildiri yayınladı. Bildiri hala tartışılıyor. Sanırım tartışılmaya da devam edecek. Bu, yayınlayanların dahi can-ı gönülden destekleyemedikleri bildiri, bu toplantı ve tepkileri düşünürken, aklıma yukarıda andığım baskın olayı geldi. Bize bir arpa boyu dahi yol aldırmayan ne? “Aklımda deli sorular”:
İİT toplantısı anlaşmalar/ kanun gereği bir mecburiyet olarak mı? Kudüs’te toplanmadı? Yoksa Alman emniyetine takılan FKÖ’lüler gibi oraya gidemeyince mi İstanbul’da toplandı?
Bu hassas dönemde ve durumda, Teşkilat Kudüs’te toplansa ve aldığı kararı gerçekten beğeniyorsa, “Doğu Kudüs”ün, “başşehir” ilanını yerinde yapsa daha doğru olmaz mıydı?
Bir yazar/yorumcu “… elinden geleni yaptı” diyor, Türk Cumhurbaşkanını kastederek. Geniş bir katılımcı kitlesi ile iktidar partisine yakın çevreler, bununla da yetinmeyip, İİT meydan muharebesinde muzaffer kumandan havasında başlıklar attılar… Biz (Türkiye/ Türkler)den başka kimse samimi değil. Kimse umursamıyor Filistin meselesini ve her kes tabi yine bizden başka herkes, ABD ve İsrail’den korkuyor. Yine bir kısım ve fakat yaygın haberlere bakarsak; bölgede halk tek kurtarıcı olarak bizi görüyor ve bekliyor… FKÖ’lüler İsrail Sefaretine giremeyeceklerini görünce Mısır Elçiliğini basmışlardı, bizim sosyal medya mücahitleri bütün ülkeleri basıyor, ABD’nin Kudüs’ü başşehir tanıması kararını protesto için. Muhtemelen diğer Müslüman ülkeler de kendileri hariç, diğer Müslümanlar için aynı duygu ve düşünceyi paylaşıyorlardır… Oysa Cihan Aktaş ne güzel söylüyor: “Kudüs’ün özgürlüğünü varlığımızı parçalayarak değil bütünleyerek savunabilir ve bu yolla belki ümmet olmayı da öğrenebiliriz.
Dış politikanın, nihayetinde iç politikanın bir çıktısı olduğu, fakültenin birinci sınıfında, uluslararası politika dersinde ilk öğrendiğimiz bilgilerdendi. Müslüman devletler içinde önemli bir yerde olan Suudi Arabistan’ın durumunu, karikatür kadar karakteristik olduğu için örnek gösterirsek, mesele daha kolay anlaşılacaktır. Suudi idaresi, içeride Kudüs haberlerine sansür koydu, dışarıda ise İİT toplantısına katılmadı. Katılan İslam ülkelerinin pek çoğu ise sansüre yakın uygulamalar, tehdit ve/veya satın alınmak suretiyle baskılanmış medyalarında, şimdiye kadar nasıl istismar etmişlerse, ne kadar umursamışlarsa, o anlayışla toplantıya katılmış ve ona uygun bir sonuçla dağılmışlardır.
Eğer İslam ülkesi kalabilmek ve Kudüs dâhil, Müslümanların bütün sorunlarına –hiç değilse teorik, hiç değilse zihnimizde, hiç değilse bu gün olmasa bile, bu günden bize bir harekât yolu çizerek, yarınlarda gerçekleşebilmesi mümkün bir ideal olarak- çare bulmaya çalışmak istiyorsak, şu üç acı, can yakıcı, yürek parçalayıcı sorunun cevabını samimi olarak düşünmeliyiz.
İlk soru en can alıcı olanı, Burak Bilgehan Özpek, Twitter’de paylaşmış: “Filistin meselesi, en başından bu yana dünya Müslümanlarının ve Arap Devletlerinin davası haline gelmeseydi Filistinlilerin durumu şimdikinden daha kötü olur muydu?”
İkinci soru: Son İİT toplantısında Türk yetkililer, “ellerinden geleni” yapmasalar/yapamasalardı bildiri nasıl bir bildiri olur, sonuç ne şekilde tezahür ederdi?
Ve üçüncü soru; Kudüs ve Filistinliler bizim neyimiz olur? Bu hususta kamuoyu nezdinde bir ortak kabul var mı?
Soruların cevabı hem ümmet hem millet olarak “bizi”, hem de Kudüs’ü tanımlayacak derecede hayati önemde diye düşünüyorum. Dünya Müslümanları bakışlarındaki şaşılıktan kurtulup doğru teşhis koyabilirlerse, tedaviye muktedir imkânlara sahiptirler inancındayım.
Başlıktaki mısra H. H. Korkmazgil’in şiirinden. Sanki ilk adım için uygun işaretleri taşıyor. Kudüs’ü televizyon/gösteri metaı olmaktan çıkararak başlayabiliriz işe…