Mehmet Muratdağı denilince hala içim acır, adı bir yerde geçsin gözlerim dolar, tüm şehitlerimiz aklıma gelince böyle olurum. Ama Muratdağı, Afrin’de 58 gün bulunamamıştı ya hani o her gün içim parçalanmıştı, Allah’ın her günü ‘yıkılsın Afrin de o iki şehidimizin naaşı bulunsun’ diye rabbime yalvarmıştım. Sonunda bulunmuş, memleketine Türk Bayrağı’na sarılmış şekilde kavuşmuştu.
Afrin’de iki şehidimizin kaçırılması olayına karışan 9 terörist de geçtiğimiz günlerde Suriye’de MİT’imizin yaptığı operasyon ile yakalanıp, cezaevini boylamıştı. İçimiz birazcık soğudu.
İşte Mehmet Muradağı’mızın değerli eşi Birgül tarafından verilen mevlide katıldık. Muratdağı vesilesi ile tüm şehitlerimize dualar edip, okunan Kur’an-ı Kerim’i dinledik. Tekrar şehidimize Allah’tan rahmet, eşi ve ailesine de baş sağlığı diliyorum.
Mevlid öncesi Şehitlik’te şöyle kafamı çevirip bir etrafımı izledim, mezarlar başında anneler, babalar, eşler gördüm.
Sessizce bir şehit anamızın yanına iliştim… Şehit Jandarma Başçavuş Duran Bayram’ın annesi Kudret anamız… Yasin-i Şerif okuyordu, usulca ‘başınız sağolsun’ diyerek yanına oturdum, o da kafasını sallayıp yasinini okumaya devam etti. Sadece izledim annemizi, biraz okuyor, arada bir ‘Allahımmm’ diyor, sonra yine okuyor, ardından şehit mezarını okşuyor, ‘oğlumm’ diyor.
Sonra kitabın diğer sayfasını çeviriyor, sayfanın bir tarafında oğlunun fotoğrafı, diğer tarafta Kur’an… Diyorum ‘hem oğluna bakıp, hem de Kur’an mı okuyorsun anam?’. Evet oğlum diyor, ‘hem okuyom, hem bakıyom.’
Gözlerimden istemsizce yaşlar akıyor, ellerini sımsıkı tutup ‘ağlama anam’ diyorum. Daha çok ağlıyor, ‘unutuyorlar oğlum’ diyor, şehidimizi, bizleri. Tüylerim diken diken oluyor. Belki de bilmiyor gazeteci olduğumu, bunları kaleme alacağımı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyor. Fotoğrafları gösteriyor bana, gençlik fotoğrafını öpüyor, bir fotoğrafında ‘kaza sonucu burnu kırılmıştı yavrumun’ diye bir gözyaşı düşüyor fotoğraf karesine.
Sonra bizi gören şehidin babası Hüseyin amcamız geliyor, çok sık olmasa da zaman buldukça arayıp halini hatrını sorduğum bir şehit babamız. Şehit anamız ile hüngür hüngür ağladığımızı görüp, geliyor omzumu sıkıp beni teselli ediyor koca yürekli adam. O gazeteci olduğumu bildiği için ‘teyzeni mi konuşturuyorsun yavrum? Konuşun bakalım’ diyerek yanımızdan ayrılıyor.
Şehit anamızın hala gözleri yaşlı, ben yanında yine onu izliyorum. Mezarı okşayarak, bu sefer oğlu ile konuşmaya başlıyor, ‘Oğlum bak aşure günü geldi, ne severdin sen aşureyi, anam aşure yap, geliyorum derdin. Şimdi gelmiyorsun.’
Ben haykıra haykıra ağlamak istiyorum, istemsizce gözlerimden yaşlar akıyor ancak haykıramıyorum, anamızın sım sıkı ellerini tutuyorum, ‘ağlama anam’ diyorum, duymuyor bile beni.
Sonra bizi gören başka bir şehit anası geliyor, beni tanımadığı halde ellerimi tutuyor, ‘Oğlumu bugün rüyamda gördüm. İsmail’im yanıma gelmişti, seni gördüğüm gibi net bir şekilde gördüm, önceden bulanık görüyordum, ama bu sefer öyle gerçekti ki, koynundan bir zarf çıkarıp gidiyor, uyanıyorum’ diye hem gülüp, hem ağlıyor. Oğlunu rüyasında net şekilde gördü diye öyle mutluydu ki anlatamam. Ellerinden daha çok sıkı tutuyorum ikisinin de…
Sonra mevlid programı başlıyor.
Ve kendimden nefret ediyorum: ‘Nasıl çabuk unuttuk bu kadar şehidimizi, ailelerini?’
Ben sadece 1 saat kaldığım şehitlikte ciğerim parçalanırken, o anne, babanın, eşin halini varın siz düşünün. Niye mi bu yaşadıklarımı kaleme aldım: “UNUTMAYALIM” diye…
N’olur sizler için, vatan için can vermiş şehitlerimizi, ailelerini unutmayın. Haftada bir olmasa da, ayda bir, hatta yılda bir şehitliğe gelerek, şehitlerimiz için dualar edin, aileleri ile sohbet edin, onlara moral verin.
Şehitlik’ten çıkana kadar dilimde şu cümle:
“Unutursak kanımız kurusun.”