Bir siyasi partiden başka bir siyasi partiye geçmek hukuken mümkün olabilir. Ancak siyasetin yalnızca hukuk tarafı yoktur.
Bir de ahlak, vicdan ve seçmene karşı sorumluluk tarafı vardır.
Asıl soru şudur:
Bir siyasetçi, seçmenin verdiği oyla geldiği yerden başka bir siyasi adrese gittiğinde, seçmenin iradesi ne olacaktır?
Seçmen sandıkta yalnızca bir kişiye oy vermiyor. Aynı zamanda bir siyasi partiye, bir anlayışa ve bir yönetim vaadine, bir ideolojiye oy veriyor. Peki, seçilen kişi daha sonra parti değiştirdiğinde, sandıkta ortaya konulan irade ne kadar dikkate alınmış oluyor?
“Daha iyi hizmet etmek için iktidar partisine geçiyor” deniliyor.
Peki, gerçekten hizmet etmek için parti değiştirmek şart mı? Hizmetin adresi parti rozeti midir, yoksa duyulan sorumluluk mudur? İktidar partisinde olmak elbette hizmet açısından bazı avantajlar sağlayabilir. Ancak burada sorgulanması gereken daha önemli bir mesele var:
Bu değişimden kim kazanıyor, kim kaybediyor?
Seçmen mi?
Yoksa siyasetçi mi?
Çünkü siyasette makam ve koltuk geçicidir. Bugün oturulan koltuk, yarın değişebilir. Âmâ sandıkta verilen oy, halkın iradesidir ve o iradenin bir emaneti vardır. İşte siyasetin asıl ahlaki sınavı burada başlar. Eğer gerçekten amaç hizmetse, bunun karşılığı halka daha fazla hizmet üretmek olmalıdır. Eğer mesele koltuksa zaman ”hizmet” gerekçesi kamuoyuna ikna etmeye yetmez. Siyasetçinin kendisine sorması gereken soru çok basit: Ben seçmenin verdiği emanete mi sadığım, yoksa bulunduğum koltuğa mı? Çünkü siyasette makam değişi, parti değişir, iktidar değişir. Ama seçmen hafızası ce vicdanı kolay kolay değişmez. Ve günün sonunda sandık, herkesin hesabını yeniden görür.
Hizmet mi daha değerli, koltuk mu?
Cevabını siyasetçi değil, millet verecektir.
Benden Yazması…