"Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" Hz Ali Bu kavramı belki duymadınız. Şimdi duyacaksınız.

Yargıda cehalet, eğitimde cehalet, bürokraside cehalet.

Ülke cehaletten ve kendini âlim sanan cahillerden geçilmiyor.

Neden?

Çünkü bu ülkede insanların cehaletini ve bilgisini ölçecek kriterler yok. Muktedir olan güç, kimin cahil kimin âlim olduğunu belirliyor. Bunu da güç, servet ve makam dağıtarak belirliyor. Bu ülkedeki bir takım insanlar, kimin altında lüks araba veya servet varsa onu âlim zannediyor.

Belediye otobüsüne binen bir düşünce insanını cahil zannediyor.

İnsanlar bir makama getirilirken cahil mi, âlim mi, ehil mi, değil mi; ona değil de başka kriterlere bakıldığı için insanların cehaletinin ve ulema olmasının bir ehemmiyeti olmuyor.

Geçmiş dönemlerde Kayseri İl Millî Eğitim Müdürlüğü'ne getirilmiş bir eğitimci bürokratın Fulbright Komisyonu'ndan bir haber olduğuna tanık olmanın şaşkınlığını ve üzüntüsünü yaşamıştık.

Fulbright'ın ne olduğunu bilmeyen bir insan, koskoca Kayseri gibi bir büyük şehrin millî eğitim müdürü nasıl olabiliyor?
Bu, bir avukatın “Ben Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni bilmiyorum.” ya da bir doktorun “Ben Hipokrat'ı bilmiyorum.” demesine benziyor.

Aslında ülkedeki bu manzaraya bakarak cehaletin gizli gizli köpürtülerek teşvik edildiğini görüyoruz.

Çünkü cehaletin örgütleşmesi, cehaletin itibarlı hâle gelmesi, cehaletin buyurgan bir noktaya gelmesi; ülkede kaotik bir yapının yerleşmesine ve akıllı insanların geri çekilmesine, bu da hukuk tanımazlığın güçlenmesine neden oluyor.
İnsanoğlu şaşkınlığı 3 gün yaşar; üç günden sonra şaşkınlığa ya alışır ya da onun güdümüne girer.

Türkiye'de yaşanan hadise budur. Her şeyin şaşkınlığını yaşıyoruz. O yüzden hiçbir şeye şaşırmıyoruz artık. Geçmiş dönemde ne kadar ideal, kırmızı çizgi, tabu varsa hepsini ayaklar altına alıp yerle bir edebiliyoruz.
Bizim ayarlarımızla oynuyorlar, bizi bir şeylere hazırlıyorlar ama ne?

Peki bu cehaletten nasıl kurtulacağız?

Kendini bilenler için bir sözümüz yok ama kendini âlim zanneden cahiller için iki formül söyleyeceğiz.
Kendini âlim sanan cahillere biz “güdümlü cehalet” diyoruz.

Bu insanlar, güdümlü füze gibi, sadece hedeflendiği yere gönderilen bir füze gibidir.
Şahsi iradesi yoktur. Kurulmuş saat gibidir.

Güdümlü cehaletle baş etmek çok zordur. Çünkü onlar sloganların esiri olmuştur; onları ikna metoduyla yenemezsiniz.
İnsanlara cehaletini göstermenin iki formülü vardır.

Birincisi, insana iş ve yetki vereceksiniz. Eğer o insan yetkiden ve işten kaçıyorsa, siz de ondan kaçacaksınız.
İşin sonucunda o insanı ağır bir şekilde hesaba çekeceksiniz.

Diğeri ise bir tartışma ve münazara ortamına sokarak onu aklî bir teraziye koyacaksınız ve cehaletini kendisinin anlamasını sağlayacaksınız. Siz hiçbir şey söylemeyip kenara çekileceksiniz.

Önce insanlara cahil olduklarına ikna ederseniz, o insanlar bir şeyler öğrenmenin telaşına girerler. Ama siz insanların cehaletini, cehaletiyle övülmeye layık olduğunu empoze ederseniz, bu insanlar cehaletini bir kılıç gibi size sallamaya başlarlar.

Türkiye'de olan hadise budur.