Sizleri bilmem ama benim çocukluğum hep iki ev arasında geçti. İki ev dediysem biri yazlık bağ evi diğeri kışlık evimiz apartman.

Mayıs ayı geldi mi bizlerde hummalı bir hazırlık başlardı. Ev de elimizin altında kıştan biriktirdiğimiz ne kadar boş bidon kap kacak ne varsa onların hepsi tekrar doldurulmak üzere bağa gider. Ve böylelikle üç dört aylık bağ serüvenimizde başlamış oluyor.

Biz babaanne ve dedeyle büyüyen belki de son nesildik. Rahmetli babaannem hükümet gibi kadın derler ya gerçekten de öyleydi. Eskilerin tabiriyle işli aşlı bir kadındı. Okuması yazması yoktu ama nice okumuş insanları cebinden çıkartırdı.

Bağa taşınınca ilk iş temizlik olurdu. Sonrasında asmanın altına sedirler kurulur o sedirlerin örtüleri örtülür yaygıları mutlaka tutulurdu. Şimdiki nesil yaygı nedir bilmez.

Sabah erkenden kalkacaksın güneş tepene vurmadan bahçedeki otlardan yolacaksın hayadı avluyu süpüreceksin sonra bir güzel sulayacaksın ki kahvaltıya hazır olsun. Babaannemin tabiriyle “aşta sabahın, işte sabahın”. Bahçeden topladığın mis kokulu domates, biber, yazdan yaptığın son reçellerin ve kendi yaptığın çömlek peynirinle güzelce bir kahvaltını yaparsın. Mahalleden kapının açık olduğunu gören komşular gelir sabah kahvesini de serinlikte onlarla beraber içersin.

Öğleyin bağ gezmen olursa gidersin yoksa asma altında uyursun. Serinlik biraz çöktü mü tekrardan avlu bir sulanır bu seferde ikindi çayı faslı başlardı. Çayı asla boş içmezsin. Kesinlikle yanında hep yancıları olur.

Akşam olup ta, güneş gidince, tamda serinlik çökmüşken sen arkadaşlarınla oyunu kurarsın oyunun en heyecanlı yerinde bir ses yükselir “haydi bahçeye”. Belki de çocukluğumuzda en nefret ettiğimiz an o andır. Tekrar bahçeye inilir, kayısılar toplanır, dut sallanır bir taraftada bahçedeki sebzeler sulanır. O kayısıları toplayacaksın sert olanları dama açacaksın ki kuruyacak kışın yenilecek, ezik olanlarda ezme yapılıp yemekten sonra afiyetle yiyeceksin. Ve bu işlemler senin saatlerini alırdı.

Sonra akşam yemeği saati gelir. Yemeğini yersin bulaşığıma toplayıp yıkadıktan sonra oyun sırası tekrar gelmiştir. Gece yarısına kadar o daracık mahallede ne yakar toplar, ne istoplar oynardık. Gece ilerleyince artık herkes kendini harap, bitap bir şekilde yatağa atar. Ve bir gün daha bitmiş olurdu.

Şöyle düşünüyorum da belki de en güzel günlerimiz o günlerimizdi. En güzel çocukluğu bizler bizim nesil yaşadı. Geniş aile kavramını, komşuluk kavramını en güzel bizler gördük. İnsan geçmişindeki günlerini özler mi gerçekten de özlüyormuş. En çokta çocuk olmayı özlüyormuş.