İsrail sandığa gitti. Şimdi herkes oyları sayıyor, sandalye hesaplıyor, kimin kiminle hükümet kuracağını konuşuyor. Elbette bunlar önemli. Fakat seçim gecesinin heyecanına kapılıp asıl meseleyi unutmayalım: Bir siyasetçinin seçim kazanması, yaptığı her şeyi haklı çıkarmaz. Kaybetmesi de geride bıraktığı yıkımın hesabını kapatmaz. Sandık, hükümeti belirler; geçmişi silmez.

27 Ekim seçimlerinin ardından, bu yazıyı kaleme aldığım 28 Ekim itibarıyla kesin sonuçlar henüz ortaya çıkmış değil. İlk tablo, Netanyahu’nun bloku ile Gadi Eisenkot öncülüğündeki blokun hükümet kurmak için gereken çoğunluğa tek başlarına ulaşamadığına işaret ediyor.

Dolayısıyla bugün “Netanyahu kesin gitti” diye bayram etmek de “Yine kazandı” diye hüküm vermek de erken. Anlaşılan İsrail siyasetinde hesap makineleri bir süre daha mesai yapacak. Bizim sormamız gereken ise kimin kaç koltuk aldığı kadar, o koltuklara oturanların ne yapacağıdır.

Netanyahu’nun seçim gecesi Arap partilerine dayanılarak hükümet kurulmaması gerektiğini söylemesi özellikle dikkat çekici. Vatandaş sandığa gidecek, oyunu kullanacak; fakat tercih ettiği temsilciler iktidar hesabını bozunca dışarıda tutulacak.

Ne kullanışlı demokrasi anlayışı! Sandık açık, ama sandıktan çıkan bazı iradelere kapı kapalı. Birlikte yaşadığınız insanların oyunu yalnızca sizin hesabınıza uyduğu
zaman meşru kabul edemezsiniz. Eşit yurttaşlık, seçim aritmetiği canınızı sıktığında rafa kaldırılacak bir süs değildir.

Asıl soru şu: Netanyahu’nun siyasi geleceğiyle bölgenin güvenliği daha ne kadar aynı cümlenin içine sıkıştırılacak? Bir liderin koltuğunu koruma ihtiyacı, milyonlarca insanın geleceğinden önemli olabilir mi? Güvenlik ciddi bir meseledir. Tam da bu nedenle seçim kampanyasının sınırsız kullanımına bırakılamaz.

Her itirazı tehlike, her tavizi felaket, her siyasi rakibi zayıflık olarak göstermek; topluma sürekli korku üzerinden seslenmek demektir. İnsanlara yalnızca kimden korkmaları gerektiğini anlatan bir yönetim, nasıl bir hayat vaat ettiğini de açıklamalıdır.

Muhalefete gelince… Netanyahu’ya karşı olmak, tek başına barış programı sayılmaz. Başbakanlık binasındaki isim değiştiğinde Filistinlilerin hayatında ne değişecek? Sivillerin korunması, insani yardımlar, yerinden edilen insanların geleceği ve kalıcı siyasi çözüm konusunda hangi adımlar atılacak?

Bunların cevabını duymadan yalnızca yeni bir yüz gördük diye umut dağıtmak doğru olmaz. Bölgenin ihtiyacı daha iyi hazırlanmış basın toplantıları değil, insanların hayatında karşılığı olan kararlardır.

Dışarıdan bu seçimi izleyen hükümetlerin de kendilerine soracağı sorular var. Sandık başındaki düzeni överken, savaşın siviller üzerindeki sonuçlarını ikinci plana itemezsiniz. Demokrasiye duyulan saygı, bir hükümetin bütün uygulamalarına verilmiş açık çek değildir.

Müttefiklik de eleştiriden muafiyet belgesi olamaz. Bir ülkeye uyguladığınız insani ölçüyü diğerinde değiştirdiğiniz zaman, savunduğunuz ilkelerin değil siyasi yakınlığınızın belirleyici olduğunu gösterirsiniz.

Türkiye açısından mesele, Netanyahu’nun yerine kimin geleceğine bakıp bütün hesabı buna bağlamak olmamalıdır. Ankara’nın ölçüsü, kurulacak hükümetin politikaları olmalıdır.

Filistinlilerin hakları, sivillerin güvenliği ve bölgesel barış konusunda ne yapılıyor? Gerilim azaltılıyor mu, yeni çatışmaların zemini mi hazırlanıyor? Diplomasi bu soruların somut cevaplarını takip etmeli. İsimlere göre umutlanıp hayal kırıklığı yaşamak yerine, verilen sözlerle atılan adımlar arasındaki farkı görmek gerekir.

Önümüzdeki günlerde koalisyon pazarlıklarını, karşılıklı şartları ve zafer açıklamalarını çok dinleyeceğiz. Herkes sandığı kendi tarafından okuyacak. Fakat Gazze’de yaşananların hesabı, milletvekili sayıları değişti diye ortadan kalkmayacak.

Siyasi sorumluluk seçim nutuklarıyla, hukuki sorumluluk da koalisyon protokolleriyle silinmez. Netanyahu koltuğunu korusa da kaybetse de bu gerçek değişmeyecek: Sandıktan hükümet çıkar, vicdan temizliği çıkmaz.