Dünya siyasetinde büyük cümleler kurmak kolay. Kameralar hazır, kürsü güzel, danışmanlar metni yazmış… Avrupa’nın geleceğini anlatırsınız, uluslararası düzeni tarif edersiniz, liderlikten söz edersiniz. Sonra kendi vatandaşınız çıkıp “Ben ay sonunu getiremiyorum” der ve bütün o gösterişli konuşmaların arasına bir mutfak hesabı sıkışır. Fransa’da Macron yönetiminin karşılaştığı manzara biraz da budur. Dünya meselelerine cevap yetiştiren siyaset, kendi öğrencisinin ve çalışanının soruları karşısında zorlanıyor. Anlaşılan büyük liderlik nutuklarının küçük bir eksiği varmış: Halkın hayatında karşılık bulmak.

Fransa’daki protestoların arkasında eğitim koşulları, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin itirazlar bulunuyor. Öğrenciler, çalışanlar, sendikalar ve Sarı Yelekliler çevresindeki gruplar farklı taleplerle aynı sokaklarda buluşuyor. Bunların hepsini tek merkezden yönetilen bir kalabalık gibi sunmak, iktidar açısından pek kullanışlı olabilir. Böylece öğretmen eksikliğini konuşmazsınız, ücretleri tartışmazsınız, bütçe tercihlerinizin hesabını vermezsiniz. Vatandaşın derdi bir anda güvenlik dosyasına dönüşür. Ne rahat yönetim anlayışı! Sorunu çözemediğinizde, sorunu dile getireni açıklamaya başlıyorsunuz.

Elbette dükkân yağmalayanın, araç yakanın, insanlara saldıranın savunulacak tarafı yok. Geçinemediğini söyleyip başka bir geçim mücadelesinin vitrini kırılmaz. Fakat yağmacıyı göstermek, barışçıl göstericinin sorusuna cevap vermek değildir. Olay çıkaranın hesabını hukuk sorar; ülkeyi yönetenin hesabını da vatandaş sorar. Birincisini konuşup ikincisini unutturmak isteyen varsa kusura bakmasın, o kadar kolay değil.

İşin istihbarat tarafında ise dikkat çekici bir suçlama var. Reuters’ın 1 Ekim’de hükümete yakın bir kaynağa dayandırdığı haberde, istihbarat birimlerinin öğrenci hareketinin başlangıcını Boyun Eğmeyen Fransa partisi ve radikal sol çevrelerle ilişkilendiren değerlendirmesi aktarılıyor. Parti bunu reddediyor. Dolayısıyla ortada tartışmalı bir iddia bulunuyor. Hükümetin açıklamasını alıp üzerine “İstihbarat söyledi” mührünü basınca mesele kendiliğinden çözülmüyor. Muhalefetin rolü varsa delili ortaya konulsun. Ama öğrencinin sınıfındaki eksiği muhalefet mi yarattı, vatandaşın cebindeki açığı da muhalefet mi kapatacak? Yönetim sorumluluğu, rakibi suçlayınca devredilen bir görev değil.

Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot’nun açıklamaları da ayrı bir pencere açıyor. Barrot, öğrenci gösterilerinin Rusya, Çin, İran ve ABD’deki MAGA çevresinden gelen düşmanca anlatılarla kullanıldığını söylüyor; Elon Musk’a da ağır eleştiriler yöneltiyor. Bu iddialar araştırılmalıdır. Fakat dışarıdaki propaganda, içerideki yönetim hataları için af belgesi olamaz. Birileri sizin sıkıntınızı büyütmeye çalışıyor olabilir. Siz de önce o sıkıntının neden bu kadar büyüdüğünü anlatacaksınız. Milletin boşalan cebine yabancı hesapları göstererek para koyamazsınız.

Üstelik Fransa’nın sıkıntısı üzerinden kendi reklamını yapanların samimiyeti de pek parlak görünmüyor. Le Monde’un aktardığı açıklamalarda Trump, Kremlin çevresi ve Avrupa’daki aşırı sağ siyasetçiler, olayları göçmenlik ve Avrupa’nın çöküşü üzerinden anlatıyor. Öğrenci eğitim koşullarından söz ediyor; onların cevabı yine göçmenler. Çalışan geçim derdini anlatıyor; onların gündemi yine kendi siyasi hesapları. Herkes Fransız halkı adına konuşmaya pek hevesli, Fransız halkının ne söylediğini dinlemeye gelince ortalık tenhalaşıyor. Ekranda yanan bir araç, bazı siyasetçiler için hazır seçim afişine dönüşüyor.

Buradan “Bütün olayları yabancı servisler çıkardı” sonucu çıkmaz. Kamuya açık bilgiler bunu kanıtlamıyor. Ama krizi kendi çıkarına kullanmaya çalışan aktörleri de görmezden gelemeyiz. Olayı başlatan, büyüten, sonradan üzerine konuşan ve siyasi kazanç arayan aynı kişi olmak zorunda değil. Bu ayrımı yapmadan ortaya atılan her büyük komplo cümlesi, gerçeği biraz daha karartır. Zaten gerçek yeterince rahatsız edici: Toplumdaki sorunları zamanında çözemeyen yönetimler, başkalarının propaganda yapabileceği malzemeyi kendi elleriyle çoğaltıyor.

Bir de hazırlık meselesi var. Macron, istihbarat toplama ve polis hazırlığında eksiklik olup olmadığının incelenmesini istedi. İyi de Sayın Macron, şimdi sorulan bu soruların bir kısmı olaylardan önce sorulmalı değil miydi? Sosyal medyada çağrılar yayılırken, toplumsal gerilim artarken, ülkeyi yöneten mekanizma neyi nasıl değerlendirdi? Sonradan sert konuşmak hazırlıklı olmak anlamına gelmiyor. Kriz çıktıktan sonra kararlılık göstermek kadar, kriz çıkmadan önce işini yapmak da liderliğin parçası.

Türkiye’den bakınca çıkarılacak ders açık: Devletin gücü, vatandaşına ne kadar yüksek sesle konuştuğuyla ölçülmez. Onu ne kadar iyi duyduğu, hakkını ne kadar koruduğu ve sorununu ne kadar erken çözdüğüyle ölçülür. Fransa’nın yaşadığı sıkıntı bize alay edecek bir halk değil, sorgulanacak bir yönetim anlayışı gösteriyor. Macron Bey, uluslararası kürsülerde kurduğunuz cümleler yerli yerinde durabilir. Fakat vatandaşın sofrasında karşılığı yoksa o cümlelerin siyasi değeri düşer. Dünya sahnesinde başrol oynamadan önce, kendi ülkenizde üstlendiğiniz görevin hakkını verin. Çünkü bu sınavda notu danışmanlarınız değil, halkınız verecek.