Dünya yine diken üstünde…

Daha birkaç gün önce Amerika ile İran karşı karşıya geldi. Karşılıklı saldırılar yapıldı. Bir anda herkes “Savaş yeniden mi başlıyor?” diye ekranlara kilitlendi. Ardından ateşkes haberleri geldi. Silahlar sustu ama gerginlik bitmedi.

Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda görüyoruz ki savaş durmuş gibi görünse de kimse rahat değil. Çünkü masada diplomasi var ama herkesin eli hâlâ tetikte. Bir kıvılcım, bütün bölgeyi yeniden ateşe atabilir.

İşte tam da böyle bir dönemde Türkiye’nin durduğu yer çok önemli.

Yıllardır etrafımız savaşlarla çevrili. Güneyimizde terör, doğumuzda kriz, kuzeyimizde savaş… Buna rağmen Türkiye sadece gelişmeleri izleyen bir ülke olmadı. Masada da yer aldı, sahada da kendi güvenliğini korudu.

Şimdi gözler Ankara’ya çevrilmiş durumda.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO Zirvesi kapsamında yapması beklenen görüşme sıradan bir buluşma değil. O masada sadece iki lider olmayacak. İran konuşulacak, Gazze konuşulacak, Ukrayna konuşulacak, NATO’nun geleceği konuşulacak. Belki de önümüzdeki dönemin en kritik kararlarının temeli o görüşmelerde atılacak.

Bugün dünya eski dünya değil.

Artık savaşlar sadece silahla yapılmıyor.

Ekonomiyle yapılıyor.

Enerjiyle yapılıyor.

Diplomasiyle yapılıyor.

Bir ülke masadaysa söz sahibidir.

Masada yoksa başkalarının aldığı kararların sonucuna katlanmak zorunda kalır.

Türkiye’nin son yıllarda izlediği denge politikası tam da bu yüzden önemli. Ne maceraya sürükleniyor ne de gelişmelere sırtını dönüyor. Kendi çıkarını merkeze alıyor.

Elbette Türkiye ile Amerika’nın her konuda aynı düşündüğünü söylemek mümkün değil. Terörle mücadeleden savunma sanayiine kadar birçok başlıkta görüş ayrılıkları var. Ama konuşabilmek, diyalog kurabilmek ve Türkiye’nin tezlerini doğrudan anlatabilmek bugünün dünyasında büyük bir avantajdır.

Önümüzdeki günler sadece Ortadoğu için değil, Türkiye için de kritik olacak.

Çünkü bölgemizde atılan her adım bizim güvenliğimizi, ekonomimizi ve geleceğimizi doğrudan etkiliyor.

Temennimiz savaşın değil sağduyunun kazanmasıdır.

Çünkü savaş başladığında kazanan olmaz.

Ama güçlü duran, aklıyla hareket eden ve diplomasiyi doğru kullanan ülkeler her zaman ayakta kalır.

Türkiye’nin de bu fırtınalı dönemde en büyük gücü, krizlerin peşinden sürüklenen değil, krizleri yönetmeye çalışan bir ülke olmasıdır.